Akşam Güneşi
Gündüz öldüğünde gece çöker. Buraya kadar herkes bilir, herkes yaşar. Güneş’in terkiyle Ay’ın hükmü başlar. Yıldızlar benek benek, kara çarşafın üstünü donatır. Soluk ışıkları yukarıdan aşağı bir çağlayanın ıslak kayaların üzerinden aktığı gibi akar. Nemli, çıplak, soğuk… Altındansa gümüş, neşelidense hüzünlü, beyazdansa siyah, aktansa kara, kalabalıktansa ıssız; değil mi? Gündüz ve gece, sonuçta. Gündüzün sahibi Güneş’se gecenin sahibi Ay olmalı, değil mi? Değil işte. Gece göğünde bir başka hükümran salınır. Pek azının bildiği, pek azının tattığı. Zamanı büken, yaşananları silen, uyuyanları uyandıran, yaşayanları öldüren değil ve ölüleri yaşatan da değil ama hepsini Araf’ta birbirine kavuşturan… Siyah çiçeklere nefes veren, mermer balıkları yüzdüren, kırık plakları döndüren, suskun ve uslu çocukları bomboş ama bir o kadar uğultulu sokaklarda oynatan… Pek azının, sadece diğerlerinin, iki kutuptan da gayrı kalmış, doğrudan ve doğrultudan dahi dışlanmış ve atılmış ve dahi sürül...