Kayıtlar

2023 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Işıkgetiren

  Küçük çocuk onu gördüğünde genç adam devasa bir falezin tepesinde oturmuş karşısında uzanan engin okyanusu seyrediyordu. Bu okyanus başkaydı, dalgaları büklüm büklüm bükülüyor, dairesel hatlar çiziyor, olağan dalgalara aykırı gelecek her şekilde hareket ediyordu. Eee, neticede burada olağan böyleydi. Zira küçük çocuk diğer, aşağıdaki okyanusları, denizleri görmemişti. Ona farklı gelmese de aynısı genç adam için söylenemezdi.      Genç adamın arkasından görünen en bariz yanı devasa kanatlarıydı. Katlanmış olmalarına rağmen soluk sarı renkte bir parıltı yayıyorlardı. Daha doğrusu parıltı “yayılıyor” gibi görünmüyordu. Aksine, aynı tonda ve şiddette bir ışıkla devamlı parıldıyor, yanıyordu. Rengi çürük yumurta gibi, ölgün bir sarıydı. Altının alay edilmiş, hakir görülmüş bir formu. Çocuk Güneş denilen topu hiç görmemişti neticede, görseydi bunun epey bozulmuş ve kirletilmiş bir Güneş rengi gibi olduğunu anlardı. Yine de çocuk bu kanatlara ağzı açık kalarak baktı. Ka...

Spontane Bir Mektup

       Sevgili Baba,      Sana bu mektubu yazarken tedirgin olmadığımı iddia edemem zira daha önce hiçbir evladından böyle bir şey almadığına eminim. Bu satırlar sana ulaşacak mı, ulaştığında orada bir muhatap var mı, herhangi bir kaynağı var mı; işte bunlardan emin değilim. Zaten mesele de bu ya! Emin olduğum şeyler ve olmadığım şeyler öyle karmaşık, öyle alev alev ki diğerlerinin bunu idrak etmesine imkan yok. Burada yalnızım, Baba . Bunu kabullenmeye çalışıyorum, olmuyor. İnkar etmeye çalışıyorum, o hiç olmuyor. Çünkü bu benim hastalığım. Çok sevdiğim bir replik var-bu arada replik kitaplarda, senaryolarda falan geçen cümlelere deniyor. Kitapların ne olduğunu bilirsin, bolca yazdın; benim şu an aklıma gelen birkaç yüz tane var. Çoğu okurunsa sadece üç dört bilemedin beş altı tanesini hatırlar. Her neyse, şöyle bir replik var: “Ben buyum: İçerim ve bilirim.” Ben de buyum, değil mi Baba? Bilirim. Bilirim de söyleyemem. Seni tanıyorum, yukarıda ne old...

Istırap

  Fırtına koşuyor, rüzgar yeryüzünü bir cücenin çekici ve örsü arasında kalmış gibi dövüyordu. Tenini yalayıp geçen rüzgarın içinde bir şey, serinlik, ustura misali etini kesiyordu. Aslında, o o an farkında olmasa da ne soğukta ne de rüzgarda garez vardı. Etini kesen usturalar içindeydi. Mabedindeki ışık o kadar koyu bulutların arasında kalmıştı ki genç adam bu ebedi ışığın hüzmelerini göremiyordu. O çok sevdiği replik kulaklarında çınlıyordu: “Önümde gördüğüm tek şey… karanlık.” Karanlıktan korkusu yoktu. Karanlık içinde olmak ya da karanlığı görmekten de korkmuyordu. Diğerlerinden o kadar fazla şey görmüş, duymuş, bilmiş ve hissetmiş durumdaydı ki bunların hiçbirinden zerre çekincesi yoktu. Onu bunların aksi korkutuyor, korkutmakla da kalmayıp ruhuna işkence ediyordu. Bir derin okyanus, bir Mariana Çukuru canlısını alıp sığ bir kumsal kenarına bırakmak ona nasıl hissettirirse genç adamın hissettiği de buydu. Bu sığlık, bu bulanıklık içinde nefes alamıyordu.      ...

Koca Taçlı Adam

  Başında altından bir taç vardı. Tacın üzerinde yakutlar, zümrütler, safirler kakılmıştı. Kenarları asma yapraklarını andırıyordu, kıvrılıyor, bükülüyor, tacın etrafını tavaf ediyordu. Kıymetli taşlar ve ağır altın kaplamayla boyun kaslarına öyle bası yapıyordu ki tarife kelimeler yetmezdi. Nasıl yetecekti ki? Tacın üstünde “Onların Tek ve Gerçek Kralı” yazıyordu. Onlar’ın yükü adamın kafasının üstündeydi. Onlar’ın sevapları ve günahları, yaşanan her mutlu ve efkarlı an, doğan her bebek ve öldürülen her çocuğun ruhu onun kafasının üstündeki bu servetin içinden geçiyordu. Bunu görebiliyordum. Durduğum yerden, bulutların üstünden ve yerin altından tüm bu altından sürüncemeyi seyredebiliyordum.      Adam tepelerde duruyordu. Daha doğrusu tepeleri aşmış, yaban otları ve cılız çalılarla kaplı kısır toprağın üstünde yürüyordu. Ona göre kısır tabii, insanlar hasat vermeyen toprağı kısır sayardı lakin hiçbir toprak kısır değildi; her türünde türlü yaşamlara ya da ölümlere...

Seçim

Başka şansım var mıydı?  Merak ediyorum. Bu gece,  Burada durmuş uzanan karanlığa bakarken, Bu soruyu kendime soruyorum.  Sormakla da kalmayıp İrdeliyorum.  Kafamın içinden uzanıp Kalbime,  Göğsümün ortasında, Ve omurgamın iki yanında, Ki bir omurgam var, ne mutlu! Uzanan ışığa bakıyorum, Merakla.  Evet, gerçekten merak ediyorum.  Bunu seçtim mi?  Yoksa başka bir şansım var mıydı?  Bu gemiye binmeyi, Seçtim mi?  Bu hayata gelmeyi, Seçtim mi?  Başka bir şansım var mıydı?  Aşığı olduğum bu dünyaya, Toprağına, tozuna, Göğe yükselen sütunlarına, Irmaklarına akan mürekkebine, Yeraltına süzülen kanlarına, Baş verip de yükselen, Çiçek goncalarına, Sevdalı olduğum bu engin dünyaya, Bu iğrenç zamanda gelmeyi, Seçtim mi? Yoksa, Başka şansım var mıydı, Merak ediyorum.

Hasat Vakti

         Bu dünya ölüyor.      Bunu ilk ne zaman fark ettiğimi hatırlamıyorum. Belki kırk gün yağmur yağdığında, belki bir baba ilk oğlunun gırtlağına bıçağını dayadığında, belki ilk aşık ikinci aşığına göz koyduğunda; belki hepsinden daha önce ya da sonra. Ama emin olduğum, zihnime kazınmış bir şey var ki bu dünya ölüyor. Ruhu olmayan her bedenin yazgısı gibi ya da ruhunu artık taşıyamayan her bedenin. Fakat burada durum biraz daha özge. Bu dünyanın ruhu var, hem de çokça parlak, safça bir ruh. Lakin ruhları yok. Üzerinde yaşayan parazitlerin, üzerinde yaşayan haşeratın emip tükettiği canından geriye pek bir nen kalmamış. Dirseklerinin feri, gözlerinin rengi solmuş. Uyuşmuş ve hissizleşmiş halde. Yaprakları artık güz güneşi altında hışırdamıyor, kuşlarının yuvalarından insanların avuçlarına tüyler düşmüyor, ırmakların çevresinde ve kıyısında ince dudaklı laleler yetmiyor, yağmur sonrası petrikor yeryüzünü doldurmuyor… Ah evet, yağmur sonrası yüks...

Nar Kokulu Kadın

  Tanrı’nın kokulara saplantılı bir adam olduğuna yemin edebilirim. Hani derler ya “Yemin edebilirim ama ispatlayamam”. Tıpkı öyle, Tanrı da oturup bir şeyler karalayan, satırlarıyla bir şeyleri zuhur ettiren bir adam olmalı. Duyguları olan, düşünceleri olan; incinen, kırılan, kızan, yorulan, yıpranan, tükenen, ümit eden, ümit etmekten korkan… Böylece liste uzar gider; nereye kadar, bilmem. İman edeceğim bir tanrı varsa o da çoğunun iman ettiği gibi kadiri mutlak bir ilah olurdu. Ama iman etmeyi arzu edeceğim bir tanrı varsa o kesinlikle böyle bir tanrıdır. Kalbi kırık, kafası karışık, gözleri kurumuş, zihni yorgun ama eterik katmanı yumuşak. Alnında birkaç yaş çizgisi, saçları başının her iki yanında belli belirsiz kırlaşmış. Bu kırları ancak annesi görebilirdi. Tanrı’nın annesi olur mu? Neden olmasın? Olmaması kuşkusuz daha epik olurdu. Musa’nın tanrısının da annesi yoktur. Çölde güreş tutabilir, devasa bir savaş arabasının yanan tekerlekleri üzerinde seyahat edebilir ama bir a...

Hepinize Bir Yergi

  Bazen kendinle konuşmak istersin. Kendinin bir parçasıyla, suretiyle. Öyle çoktur ki onlardan, öyle çoktur ki tezahürün. Gençken, çocukken tanrıların avatarları şaşırtıcı gelirdi ki yeterince büyüyünce öğrenirsin, fark edersin: Sadece tanrıların değil, senin de pek çok avatarın vardır. Şanslıysan avatarlarından çoğu yüzüne gelip yerleşebilirler. Şanssızsan en sevmediğin, en ırak avatarın yapar bunu hep. İnsanlar anlamazlar. Gözleri vardır, görmezler; kulakları vardır, işitmezler.      Bir taşın ortasına oturmuş, insanlardan uzakta, tekçe bir ağacın nöbetini tuttuğu bir kıraç tarlada, iki parmak arasında tütüp duran bir sigaranın refakatinde düşünürüm. Günışığının içine sızdığı bir fıçı, çölün üstünde yükselen bir dağın tepesindeki mağara ya da koca bir tapınağın ortasındaki havadar bir oda… Kimileri hep kaçtılar, bunaldılar zira. Nefes alamadılar. Ben de alamıyorum. Hani bazen, ortada bir sebep yokken daha doğrusu evvelinde yüzlerce kere yüzleştiğim sebeplerle he...

Dandik Bir Gül Dalı

  Yeni başlayan günü hangisine göre ölçeriz? Surya’ya göre mi Çandra’ya göre mi? Helios’un tekerlekleri alev alev yanan arabasına bakarak mı anlayacağız, Selene’nin soluk ışığı parlayan gümüş arabasına bakarak mı? Günün gece yarısı başlaması ve yine gece yarısı bitmesi bana hep saçma gelmiştir. Göğün yüzüne yerleştirilmiş iki ulu fener ve sayısız buseye saygısızlık gibi gelir bana hep. Hele de şehir ışıkları, tam bir küfürdür! Göğün yüzüne kondurulmuş ufak buseler, minik elmas zerreleri artık görünmez olmuştur onlar yüzünden.      On iki saat ve hatta daha da sonrasında cıvıl cıvıl olan sokaklar şimdi tek tek insan barındırıyor. Onlar da çoğunlukla şehvet ya da alkolle sarhoş olmuş avaneler. Bazılarının damarlarında dolaşan tek istilacı hormonlar, alkol ve nikotin de değil üstelik. Etlerine baktığımda gözlerim hemen seçiyor. Günahın işaretlediği bedenler seçilebilir. Diğerleri tarafından bilinçli olarak değil, onlar ateşe çekilen sinekler misali çekilirler. Olağand...

Tatsız Bir Manzara

  Gece yarısını biraz geçmiş olmalıydı. Çok değil; belki bir saat, belki o kadar da değil. Gece göğü kızılımsıydı, bulutluydu. Yıldızlar genellikle sarı denebilecek renklerdeydiler. Ay görünmüyordu, parça parça göğü işgal etmiş bulutların arkasında bir yerlerde kaybolmuştu. Onun geldiği yerde aysız geceler uğursuz sayılırdı. Kaldı ki onun geldiği yerde o kadar çok ay vardı ki… Gümüş, yeşil, sarı, pembe… türlü renklerde ve büyüklüklerde aylar göğün yüzünde bezeliydi. Buradaki Ay gümüşümsü bir renkteydi ama ışıltısı zayıftı. Suları bükebilmek ve geceleri kervanlara yol gösterebilmekten ibaret yetenekleri vardı. Genç adamın gözleri ona baktı mı Ay’ın iççisinin yani ruhunun kederini görebiliyordu. Ay’ın bir maskesi yoktu. Yeryüzündeki insanların aksine. Bu dünyada insanlar maskelerle geziyordu. Ancak bilmedikleri bir şey vardı: Genç adam maskelerin arkasını görebiliyordu. Onun geldiği yerde maskeler takılmazdı çünkü. Bu berbat yerde pek çok zaman geçirmiş olabilirdi ancak yine de onu...

Gece Kıyısı Ormanı

  Genç gnom Gece Kıyısı Ormanı’na geleli henüz iki yüzyıl olmuştu. Bu nedenle pek çok şeye gözleri yeni yeni alışıyordu. Devasa ağaçların etrafında usul usul dönen, belli belirsiz gözüken halelere; gökyüzüyle yeryüzünü hemen hemen aynı renk yapan lacivert ve gümüşün bu acayip tonuna. Ağaçların, kayaların üzerinde yazılı olan garip simge ve harflere henüz anlam yükleyemiyordu. Birbirine çatılmış kısa çubuklara, çatallara, çeşitli hayvan figürlerine benzeyen türlü türlü simgelerin birer süsleme değil yazı olduğunu bile henüz yeni idrak etmişti. Bu yazıları Kral ve Kraliçe’nin ormanında görmüş değildi. Dolayısıyla bu yazılar feylere yabancı bir abeceydi, genç gnom da haliyle okuyamıyordu. Hatta bazıları ona korkutucu geliyor, anlamlarını bilmese de uğursuz olduklarını kestirebiliyordu. Nedenini ustasına sorduğunda yaşlı adam umursamazca gülüyor, “Efendi’nin işleri işte!” deyip geçiyordu.      Genç gnom kısa bacakları ve gergin lumbal kaslarının izin verdiği ölçüde pay...