Kayıtlar

2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Semah

      Duyabiliyor musun?      Hadi çekinme. Biraz daha, biraz daha eğil öne, Kulak kabart iyice. Sesleri dinle, kokuyu çek içine, gözlerini iyice aç, dilinin ucuna parmaklarını değdir, avucunla bir yokla. Cesur ol biraz ve bu hiçliğe, bu soğukluğa, bu sessizliğe bir kerecik dokunmayı dene. Korktuğunu biliyorum. Anlamadığını da. Asıl anlamadığından korktuğunu biliyorum üstelik sen bile henüz bilmezken. İnsan anlamadığından korkar lakin yeterince bilgeysen anladığından daha çok korkarsın. Nasıl kalabalıklar içinde gezdiklerini, nasıl sahte ve çiğ dertler edindiklerini, nasıl sahtekar olduklarını ve nasıl kimsesizliğe alıştıklarını ve etinin keyfi düşmezse de bu kimsesizliğe bir kılıf uydurma gereği bile duymayacaklarını anlarsın.      İşte bu hiçliğin ortasında kollarımı açtım bende. Damarlarımda dolaşan zehrin ve demirin ağırlığı altında ezilir ve etimi ince jiletler hafif hafif keserken ben o mavi, koyu mavi hiçliğin ortasında dans ettim...

İkimizin Evi

  Paltosunun yakalarını kaldırdı. Emektar gözler ve parmakların ucunda ilmeklenmişlerin yerini almış, laboratuvarlarda yaratılıp fabrikalarda basılmış yapay ve dandik dokunun boğazını sarmasına, boynunu soğuktan korumasına izin verdi. Bir alışkanlıktı bu. Arzu duyduğu br güzellik değil, kendini sevdiği için değil, soğuktan nefret ettiği için de değil. Sadece bir refleks olduğu için. Kimileri hayatı böyle yaşar. Siyah değil, beyaz değil; gri. Grinin birkaç yüz tonu ya da tek, fark etmez. İki kutbun ortasında hakikat başlar. Ve orada sonsuz olasılık vardır. Yine de her biri birbirine eştir, değeri tektir çünkü pahası yoktur. Ne kadar verirsen ver, ne kadar basarsan bas; onu satın alamazsın. Ederi olan şeyin pahası bulunmaz, paha biçilen şeyin ederi yoktur. O da böyle yaşıyordu işte. Bir Rus romanı gibi, paltosundan ve erkekliğinden gayrı bir şeyi yoktu. Gerçekten yoktu, hele de artık. Havayı hafif hafif yanık kokusu doldururken bunu düşündü. Aslında henüz kokuyu alabildiğinden em...

Gökyüzü Giymiş Kadın

      Onu gördüğümde sıkıcı bir akşamüstüydü. İşten çıkmış, şehri dolduran milyonların birkaç yüz bini gibi trenlere atlayıp evimin yolunu tutmuştum. Yorgun değildim, o gün hiçbir iş yapmamıştım. Artık hiçbir iş yapasım gelmiyordu. O iğrenç tuşlara basmak istemiyordum. O döner koltuğa oturmak istemiyordum. O patronları dinlemek istemiyordum. Tuşlara bastıkça hiçbir halt yazmıyordunuz. Döner koltukta otursanız da dinlenemiyordunuz. Patronları dinleseniz de hiçbir şey söylemiyorlardı. İş denen şey, benimki bile, bir saçmalıktan ibaretti. Yüzyıllar önce yaşamış, adını dahi bilmediğimiz herifin tekinin dediği gibi bir kuru gürültüydü, bir deli saçmasıydı, nafile geçen zaman ve güçtü, bir ahmak tarafından yazılmıştı ve hiçbir anlamı yoktu. İnsanların sabah akşam peşinden koştuğu, yollarda paralandığı, döner koltuklarda çürüdüğü koca bir saçmalıktan ibaretti.      Hep bir saçmalığı yaşadık. En başından beri, evet. Kandırıldık dostlarım. Bize yalan söylediler...