Kayıtlar

Şubat, 2024 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Kralları Öldürün

  Ağabeylerimin henüz bana çok kızgın olmadıkları, haylazlıklarımı kendi aralarında oflaya poflaya dillendirip de babamız işitmesin diye seslerini kısık tuttukları zamanlarda sık sık aşağı iner; aşağının ev sahipleri ile vakit geçirirdim. Orada pek çok şey oluyor, her köşeden bir ses geliyor, her ağacın her dalında farklı bir kuş şakıyor, her yürekte bir ismin ve cismin hülyaları anılıyordu Orada olmak güzeldi. Yukarıdaki gibi çatık kaşlar, sert omuzlar ve gergin sırt kaslarıyla gezmenize gerek kalmazdı.      Temmuz’un sonları, Ağustos’un başlarıydı sanırım; tam da hatırlamıyorum. Bana her zaman Temmuz’muş gibi gelir, ayların en güzelidir. Tarlalar zümrütten altına döner. Gökyüzünde Güneş ne de parlaktır! Tenini tuz alsa da dağlar çiçek kokar. Arılar etrafta onları kovalar. Temmuz gibisi yoktur. Bir gün onlardan biri olursam şayet Temmuz’da doğmak isterim. Bu doğru bir karar mı olur, emin değilim zira Temmuz’da doğmayanlardan daha yüreği olan birini görmedim. ...

Diğeri

  Pazarlığın üzerinden tam on güz geçmişti. Ona daha çok oldu gibi geliyordu, on değil yüz yaz görmüştü sanki, yüz değil bin kış devrilmişti. Pazarlık iyi geçmemişti, en azından diğeri için. Genç adam kendini kazanan taraf sayıyordu. Zira sadece sekiz yeniay müsaade ettiği diğerinin o sekiz dolunayda yaptıklarından hâlâ iğreniyor, hâlâ imtina ediyordu. Dudaklarında, dilinde ve dişlerinde hâlâ kesif bir et, kan, kemik tadı vardı. Evet evet, aradan geçen on bahara rağmen burnu o sekiz ilkdördünde tükettiği avın kokusunu alabiliyordu. Daha da acısı o burun artık baharın kokusunu alamıyordu. En son leylakların kokusunu alabilmişti, leylaklara hayran kalmıştı. Lakin minik bir çocuk, eti boka ve çamura bulanmış iğrenç bir surette parlayan bir çift mavi göz, onu leylaklardan da etmişti. Artık leylaklar da yoktu.      Arkasına dönüp baktığında yola çıkalı yüzlerce yıl geçmiş gibi geliyordu. Bilmiyordu ki yüzler… hiçbir şeydi. Binlerce yıldır bu yolları arşınlayan ayakların...

Mühr-ü Kayin

  Kaçıncı gün olduğunu hatırlamıyorum. Sanıyorum beş ya da sekiz, emin değilim. Sıfır da olabilir. Zira her günüm sıfır, her günüm yan yana gelip bir noktalarında temas edip kaynaşmış iki adet sıfır. Başka bir şey görmüyorum, duymuyorum. Aslına bakarsan çok şey görüyorum ama hışırtılar ve çıtırtılar dışında bir şey duymuyorum. Rüzgar koşuyor çayırlarda, korularda, sokaklarda ve yollarda - en çok da yollarda. Evet, hâlâ buna alışamadım. Yollar; o araçtan, egzoz dumanından, yerlere atılan çöplerden, kenarında yapılan fuhuştan geçilmeyen yollar… Trafikle kilitlenen, bana kangren olan damarları hatırlatan, her sabah sövdüğüm, arabamı - sevgili arabamı kullanmama mani olan o sikik yollar… Şimdilerde o yollarda hareket eden tek şey hava, koşan tek şey rüzgar. Evet, artık burada, bu dünyanın üzerinde rüzgardan özge hiçbir şey koşmuyor. Aslında bunu değiştirebilirim. Şöyle bir koşsam, şöyle bir hamle yapsam, şöyle bir nefes nefese kalsam dünyanın kaderini değiştireceğim. Dünyada, koca dü...