Kayıtlar

Aralık, 2023 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Işıkgetiren

  Küçük çocuk onu gördüğünde genç adam devasa bir falezin tepesinde oturmuş karşısında uzanan engin okyanusu seyrediyordu. Bu okyanus başkaydı, dalgaları büklüm büklüm bükülüyor, dairesel hatlar çiziyor, olağan dalgalara aykırı gelecek her şekilde hareket ediyordu. Eee, neticede burada olağan böyleydi. Zira küçük çocuk diğer, aşağıdaki okyanusları, denizleri görmemişti. Ona farklı gelmese de aynısı genç adam için söylenemezdi.      Genç adamın arkasından görünen en bariz yanı devasa kanatlarıydı. Katlanmış olmalarına rağmen soluk sarı renkte bir parıltı yayıyorlardı. Daha doğrusu parıltı “yayılıyor” gibi görünmüyordu. Aksine, aynı tonda ve şiddette bir ışıkla devamlı parıldıyor, yanıyordu. Rengi çürük yumurta gibi, ölgün bir sarıydı. Altının alay edilmiş, hakir görülmüş bir formu. Çocuk Güneş denilen topu hiç görmemişti neticede, görseydi bunun epey bozulmuş ve kirletilmiş bir Güneş rengi gibi olduğunu anlardı. Yine de çocuk bu kanatlara ağzı açık kalarak baktı. Ka...

Spontane Bir Mektup

       Sevgili Baba,      Sana bu mektubu yazarken tedirgin olmadığımı iddia edemem zira daha önce hiçbir evladından böyle bir şey almadığına eminim. Bu satırlar sana ulaşacak mı, ulaştığında orada bir muhatap var mı, herhangi bir kaynağı var mı; işte bunlardan emin değilim. Zaten mesele de bu ya! Emin olduğum şeyler ve olmadığım şeyler öyle karmaşık, öyle alev alev ki diğerlerinin bunu idrak etmesine imkan yok. Burada yalnızım, Baba . Bunu kabullenmeye çalışıyorum, olmuyor. İnkar etmeye çalışıyorum, o hiç olmuyor. Çünkü bu benim hastalığım. Çok sevdiğim bir replik var-bu arada replik kitaplarda, senaryolarda falan geçen cümlelere deniyor. Kitapların ne olduğunu bilirsin, bolca yazdın; benim şu an aklıma gelen birkaç yüz tane var. Çoğu okurunsa sadece üç dört bilemedin beş altı tanesini hatırlar. Her neyse, şöyle bir replik var: “Ben buyum: İçerim ve bilirim.” Ben de buyum, değil mi Baba? Bilirim. Bilirim de söyleyemem. Seni tanıyorum, yukarıda ne old...

Istırap

  Fırtına koşuyor, rüzgar yeryüzünü bir cücenin çekici ve örsü arasında kalmış gibi dövüyordu. Tenini yalayıp geçen rüzgarın içinde bir şey, serinlik, ustura misali etini kesiyordu. Aslında, o o an farkında olmasa da ne soğukta ne de rüzgarda garez vardı. Etini kesen usturalar içindeydi. Mabedindeki ışık o kadar koyu bulutların arasında kalmıştı ki genç adam bu ebedi ışığın hüzmelerini göremiyordu. O çok sevdiği replik kulaklarında çınlıyordu: “Önümde gördüğüm tek şey… karanlık.” Karanlıktan korkusu yoktu. Karanlık içinde olmak ya da karanlığı görmekten de korkmuyordu. Diğerlerinden o kadar fazla şey görmüş, duymuş, bilmiş ve hissetmiş durumdaydı ki bunların hiçbirinden zerre çekincesi yoktu. Onu bunların aksi korkutuyor, korkutmakla da kalmayıp ruhuna işkence ediyordu. Bir derin okyanus, bir Mariana Çukuru canlısını alıp sığ bir kumsal kenarına bırakmak ona nasıl hissettirirse genç adamın hissettiği de buydu. Bu sığlık, bu bulanıklık içinde nefes alamıyordu.      ...