Akşam Güneşi
Gündüz öldüğünde gece çöker. Buraya kadar herkes bilir, herkes yaşar. Güneş’in terkiyle Ay’ın hükmü başlar. Yıldızlar benek benek, kara çarşafın üstünü donatır. Soluk ışıkları yukarıdan aşağı bir çağlayanın ıslak kayaların üzerinden aktığı gibi akar. Nemli, çıplak, soğuk… Altındansa gümüş, neşelidense hüzünlü, beyazdansa siyah, aktansa kara, kalabalıktansa ıssız; değil mi? Gündüz ve gece, sonuçta. Gündüzün sahibi Güneş’se gecenin sahibi Ay olmalı, değil mi? Değil işte.
Gece göğünde bir başka hükümran salınır. Pek azının bildiği, pek azının tattığı. Zamanı büken, yaşananları silen, uyuyanları uyandıran, yaşayanları öldüren değil ve ölüleri yaşatan da değil ama hepsini Araf’ta birbirine kavuşturan… Siyah çiçeklere nefes veren, mermer balıkları yüzdüren, kırık plakları döndüren, suskun ve uslu çocukları bomboş ama bir o kadar uğultulu sokaklarda oynatan… Pek azının, sadece diğerlerinin, iki kutuptan da gayrı kalmış, doğrudan ve doğrultudan dahi dışlanmış ve atılmış ve dahi sürülmüş olanların hikmeti batıdan yükselir. Tepelerin arasından hafifçe seyirtir. Öyle ki ses dahi verir. Bir soluk sesi, kiminin kulağına “hu”, kimininkine “hey”, kimininkine ise “yah” sesiyle fısıldar ki ilk nefes üflenmemiş midir? İliklerden içeri dolar önce, bileklerden yükselir, omurga boyunca süzülür boynun iki yanından bir ağabeyin güçlü eli, bir yârin şefkati ve bir annesinin sevgisi gibi; sarar. Onlara hatırlatır bucağını, yurdunu. Evi… Ev, sizin için anlam ifade etmeyebilir; onlar için ettiği kadar. Ama ev, sürgünün başladığı ve biteceği yer.
Batıdan yükseldiğinde mor ve siyah, cılız ve zayıf bir ışık baş verir doğuya doğru. Kuzeyi ısıtır, güneyi soğutur. Zamanı ısırır. Hiç gece üçte ayakta kaldın mı? Uyuyamamaktan, sızlanmaktan, çiftleşmekten ya da başkasından bahsetmiyorum. Ayakta kaldın mı? Dalgalara rağmen yıkılmadan, gökten düşen altın sütunlar tarafından ezilmeden, devlerin omzunda taşınmış tuğlaları üst üste koyup kuleni dikmeye gayret ederken ayakta kaldın mı? Adını bilmediğin bir ülkede, dilini bilmediğin insanlar arasında, su yerine kan ve ter içilen ama terin bünyede sayrılık yaptığı ve bir menekşe kokusunu dahi bilmeyenlerin arasında sen; ayakta kaldın mı? Öyleyse başını göğe kaldırdığında görürsün onu. Bütün azametiyle, bütün sessizliğiyle, bütün görünmezliğiyle, bütün ihtişamı ve fakirliğiyle o; Akşam Güneşi başının üstünde salınır.
İnsanların bazıları hayatı sever. Kendilerini önemser. Bir ruhları olduğuna kanaat getirirler zira bir adam vaktinde kitaplara öyle yazmış, sosyal medyada öyle söylemiş, gönderi hazırlayıp oraya etiketlemiştir. Onlar Ay dolaştıkça mutlu olur, üzülür, sevinir ve yiterler. Tıpkı Güneş doğup battıkça bir adım daha yaklaştıkları köprüye şenlikler yapan ya da kalkıp tapınanlar gibi. Halbuki Akşam Güneşi öyle mi? Diğerleri her gece Akşam Güneşi’nin batıdan doğuşunu izler, doğuya at sürerken elleri boğazlarında beklerler. Bu sefer olmasın diye, bu sefer Akşam Güneşi doğmasın ki sürgün sona ersin diye. Sona ersin ki şarkılarını bildikleri kırlara dönsünler, kıyılarında balık tutup pişirsinler, kadınlar şövalyelerden çiçek alsın, çocuklar hiç doğmasın ve hiç toprağa yatmasın diye. Her gece Akşam Güneşi’nin altında “Bu gece değil” derler; bu gece o gece değil. Annenin evladına sarıldığı ve gözlerine bakıp “Seni anlıyorum” dediği gece bu gece değil, babanın evladının bileğini tutup “Seninle gurur duyuyorum” dediği gece bu gece değil, kardeşin “Her zaman buradayım” dediği gece bu gece değil. Bu gecede sadece küfürler, inlemeler, kusmalar, çalgılar ve çengiler var. Evet, Ay’ın altında artık bunlar var; Akşam Güneşi’nin altındaysa bir avuç diğerleri, her şeyden ve herkesten ayrı, özel, özge… Tıpkı Akşam Güneşi’nin görünmediği gibi, onlar da görünmüyorlar, işitilmiyorlar, anlaşılmıyorlar. Bir anlaşılsalar ne Güneş kalacak ne Ay, Akşam Güneşi’nin ışığı taşı, toprağı, suyu ve ateşi delmeye muktedir lakin Akşam Güneşi görünmez, işitilmez; onun ışığıyla ısınanlar, yolunu bulanlar da anlaşılamaz. Çünkü anlamak istemiyorlar. Onlar diğerleridir ki anlamak kimsenin işine gelmez zira gayret ihsandadır, tabiat bencillikte.
Alın öyleyse, alın bu yeryüzüne anlaşılmaz bir yazı. Gözü Akşam Güneşi için bir kere bile gece göğüne dönmemiş olanlara bir mektup, deneseler de anlayamayacakları. Zaten denemeyecekleri. Taş taşıyor çünkü sırtında insanoğlu; sanırsın alnının terini, gönlünün mürekkebini döküyor. Başını kaldırıp bir kere yukarı bakmak zor, bir kere göğün ne kadar geniş olduğunu görmek, derin bir nefes çekmek zor. Bir kere olsun minnettar ve mutlu olmak zor. Bundandır aslında sönük değil Akşam Güneşi. Onlar kör.
👏👏👏
YanıtlaSil