Kayıtlar

Mayıs, 2024 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Tessa, Yine.

  “Yine bana geldiğine göre işler yolunda gitmemiş gibi görünüyor.” Her zamanki metro durağında, her zamanki kaldırım taşı sırasının aksine aynı kaldırım taşı renginde yapılmış bankın üstüne oturmuştum. Ne ara geldi ne ara yanıma oturdu ve ne ara ellerini ceketinin cebine sokuşturup öne eğilerek bedenini minimum ısı kaybı sağlayacağı postüre sokmuştu, bilmiyordum. Cenin pozisyonu, bence bir tane değil ya neyse, bunla ilgili vardığım farkındalığı düşündükçe bu pozisyon asabımı bozuyordu. İnsanların bu pozisyona gelmesini anlıyordum da o niye yapıyordu ki? Bunu görmek onun kafamın içinde olduğu gerçeğini yüzüme vuruyordu. Argümanlar hep birbiriyle çarpışır ve çatışırdı, söz konusu o olduğunda. Ama neticede hepsi belirsizlikle sonuçlanırdı. Bir şeyin kafamızın içinde olması onun var olmadığını mı ispatlar? Bir düşününce tam tersi. Her şey kafamızın içindedir. Her şeyi kafamızın içindeki kıvrım kıvrım, yapış yapış organla algılarız ki bunun biraz mide bulandırıcı, çokça hayranlık uya...

"John Yazdı."

  Gel, gel Sevgili Oğlum; gel de yaklaş. Baş ucuma otur. Diyeceklerimi işit. İşitme, duy! Sadece… sadece kulaklarınla değil, iliklerine işlesin. İşlesin ki tek bir nefesim boşa gitmesin. Zira hangisinin son olacağını, olduğunu bilmiyorum. Ne garip şey bunca yol yürümüş, bunca havayı tatmış, bunca diyar gezmiş ve bunca kelam etmiş takatimin şimdi sonuna gelmem! Bunda bir keramet olmalı, değil mi? Ömrümce bunu yazıp çizdiysem şimdi iman etme zamanı.      Gel oğlum, mumumuzu yak. Gün ışığı yitmek üzere. Akşam çanı birazdan çalar. Kuşlar ağaçlardaki yuvalarına doğru son kez uçar - benim için tabii. Hayır, hayır bunu ağla diye söylemedim; aslında gül istemiştim. Korkuyor değilim. Çünkü yalnız da değilim. Mukaddes Babamız adına hiçbir çocuğa baba olmayacağıma yemin ettiğimde bunu kabullenmiştim halbuki. Yalnız öleceğimi kabullenmiştim ama Baba’nın Oğul’una şükürler olsun ki iki kat, kırk yatakhane ve bir yeşil ada kadar oğlum oldu. Ve bak, yalnız değilim işte. Mumumuz ya...

Başka Bir Evrende

  Gökyüzünü gri bulutlar sarmıştı. Ancak bu bulutların griliği siyaha çalan, insanın içini sıkan tonlara hapsolmuş değildi. Mavi, beyaz, siyah arasında gidip gelen; yer yer onlarca ayrı ama ufak güneşin aydınlattığı izlenimi veren ışık gölgelenmeleriyle parlıyordu. Bu gökte devasa ve tek bir güneş yoktu. Güneşler, kocaman iki ayla birlikte gökyüzünü süslerdi. Gece güneşler elbette sönümlenirdi. Aylardan biri kocaman ve beyazdı, diğeri nispeten biraz daha ufak ve pembeydi. Pembenin boğuk bir tonunu taşırdı ve diğer kocaman ay da beyazın epey silik bir tonuyla parlardı. Neyse ki bu iki ay da bu gökyüzünde, bu yeryüzüne o denli yakındı ki geceyi aydınlatmaya gerek kalmazdı. Hem bu yeryüzünde gecenin aydınlanmaya pek ihtiyacı olmazdı. Bizimkinin aksine, bu yeryüzünde canavarlar sadece canavarlara saldırırdı. Bu yeryüzünde, bu gecelerde çocuklar güvendeydi; patikalarda ve hatta ulu dağların arasında şen şakrak oynarlardı. Anneler evlatları için kaygılanmazdı. Babalar da oğullarıyla ba...

Kısaca

  Korktuğumu itiraf etmeliyim. Kim korkmaz ki? Dar, nemli, karanlık bir tünelde adım adım ilerlemeye çalışmaktan gayrı seçimi ve çaresi olmayan birinin bulunduğu konumda kim olsa korkmaz? Tünelde yalnız olmayan korkmaz muhtemelen. Yanında bir yoldaş, tehditlere karşı sırtını yaslayabileceği bir sırt bulunan korkmaz olsa gerek. Bu, benim edinmediğim bir koşul zira ben hep yalnızken daha güçlü oldum. Oğlak Kapısı’nı daha Yengeç Kapısı’ndan görebilen pek azları gibi öğrendim bu dersi. Sıkıysa öğrenme! Yalnızken daha cesur olmak zorundaydım zira başka çarem yoktu. Hem şöyle bir düşününce dar, nemli ve karanlık bir tünelde ilerlerken yanında birinin olması daha ürkütücü. Tünelin sonuna varınca ya da daha korkuncu tünelin bir sonu yoksa ve içeride tüketilecek hiçbir şey kalmayınca? Nietzche’nin anlattığı asil yalnızlık bu değil de nedir? Düşünürüm: Böyle bir vaziyette beden, insan nasıl ölür? Takatsiz kalıp sükut içinde bir duvar dibine çömelmiş, bacaklarını karnına çekmiş, başını duva...

Yola Dair

  Beğensen de beğenmesen de herkes kendi yolunda yürüyor. Kimi bir sokakta, kimi bir patikada, kimi bir yokuşta, kimi iki rayın arasında, kimiyse debeleniyor karların ortasında. Tozun toprağın üstünde sürükleneni, çamurların içinde kulaç çekeni saymıyorum bile. Dünyanın üstü, uzayın altı, her yer ve her köşe bu yollarla dolu. Yollar bir yerlerde kesişiyor, bir yerlerde çakışıyor, bir yerlerde koşut. Mühim olan da bunu sürdürmek aslında, koşutsa koşutluğu sağlamak. Zira iki yol koşut oldu mu daha kalındır, yoldan çıkması zordur. Lakin bunu görmek her göze nasip olmaz. Her göze yolunu görmek nasip olmaz, sıkıntı buradan mı doğar? Yol öylece ilerler, yoldan bihaber yolcu üstünde seyreder. Tüm bu kesişmeler, çakışmalar, koşutlaşmalar öylesine, alelade oluyormuş gibi; her an her saniye bu yaşanıyormuş gibi. Halbuki öyle zordur ki iki ruhun birbirine denk gelmesi hele de et giysileri içinde böylesi tanınmazken. Yolcunun umrunda olmaz. Yol insan doludur çünkü, oradan bakınca öyle görünü...

Var Olmayan Yer

  Sırtımı yasladığım rutubetli duvarın müsaade ettiği ölçüde istirahat edebilmek bir lütuftu. Yaradan sıkça insana lütfeder. En basitinden her altmış saniyede on iki kere ve hatta altmış kere… Bundan çok daha fazlası ve azı vardır ve Tanrı’nın lütfu baktığımız her köşede, tattığımız her nefeste damağımızdadır. Rengi değişir, siyah ya da beyaz, ama oradadır.      Sırtımı dayadığım duvar soğuktu ve yapış yapıştı. Yapış yapış oluşuyla rahatsız edici olsa da soğukluğunu sevmiştim. Soğuk olan her şeyi severim, gönül ve insan dışında. Aslında loş ve karanlığı da severim, yine gönül ve insan dışında. Bir zamanlar ıslak ve sıcak ve parlak olan şeyleri sevdiğimden şüphelensem de ve bu yüreğimi titretse de… İhtimallerden başka bir şey yok elimizde, bunu fark ettim mi bilmiyorum. Sadece olasılıkları seçebiliyoruz, sonuçlar üzerinde hiçbir tesirimiz yok. Sonuçlar hususunda tamamen Yaradan’ın merhametine kalmış vaziyetteyiz ki bu başlı başlına şüpheli bir erdemden gayrısı değil...

Ak Köpek

  Bir masanın iki ucunda üç kız kardeş ve ben oturmuştuk. Üç kız kardeş yaşayan herkesten güzellerdi, ölü herkesten çirkinlerdi. Ben karşılarında oturmuş; dandik boyalı, üstü çizik çarık dolu ahşap masanın karşısında öylece etrafı izliyordum. Etrafta da hiçbir şey yoktu. Sadece üç kız kardeş, ben ve masa; varlık bundan ibaretti ve kalan her şey hiçlikti. Bu da sonsuzluk demekti. Olmuş olan, olmakta olan ve olacak olan her şeyle; en önemlisi de hiç olmamış olanlar, hiç olamayacak olanlar ve olmasına müsaade edilmemiş olanlar hiçliğin dokusuna birer hücre olmaktan öte değillerdi. Hoş, diyordum kendi kendime, o halde bu gördüğüm hiçlik olamaz zira hiçlik var olamaz. Hiçliği görebilmek lütfuna sahip biri de var olamaz. Tabii o sırada bilmiyordum bunun bir lütuf değil, lanet olduğunu ki yine de lanetler hiçlikte var olamazdı. Hiç olmanın, var olmamakla aynı şey olmadığını, o an henüz anlamamış daha doğrusu idrak edememiş vaziyetteydim. Neticede ben de bir insanım. Çoklarının ve azları...