Gökyüzü Giymiş Kadın

     Onu gördüğümde sıkıcı bir akşamüstüydü. İşten çıkmış, şehri dolduran milyonların birkaç yüz bini gibi trenlere atlayıp evimin yolunu tutmuştum. Yorgun değildim, o gün hiçbir iş yapmamıştım. Artık hiçbir iş yapasım gelmiyordu. O iğrenç tuşlara basmak istemiyordum. O döner koltuğa oturmak istemiyordum. O patronları dinlemek istemiyordum. Tuşlara bastıkça hiçbir halt yazmıyordunuz. Döner koltukta otursanız da dinlenemiyordunuz. Patronları dinleseniz de hiçbir şey söylemiyorlardı. İş denen şey, benimki bile, bir saçmalıktan ibaretti. Yüzyıllar önce yaşamış, adını dahi bilmediğimiz herifin tekinin dediği gibi bir kuru gürültüydü, bir deli saçmasıydı, nafile geçen zaman ve güçtü, bir ahmak tarafından yazılmıştı ve hiçbir anlamı yoktu. İnsanların sabah akşam peşinden koştuğu, yollarda paralandığı, döner koltuklarda çürüdüğü koca bir saçmalıktan ibaretti.

    Hep bir saçmalığı yaşadık. En başından beri, evet. Kandırıldık dostlarım. Bize yalan söylediler. En başından beri koca bir saçmalıktan başka hiçbir şeyimiz olmadı. Bir saçmalık uğruna doğduk, ağladık, büyüdük, acılar çektik ve geberip gittik. Kimilerine göre bu saçmalığı bir kez yaşadık, kimilerine göre sürekli sürekli saçmaladık. Hangisi doğru bilmiyorum, umursamıyorum da. Bir saçmalığın içindeyim, sonrasının da şimdisinden bile daha saçma olacağına dair hiçbir şüphem yok.

    Saçmalığa devam ettiğim bir gündü. Hangisi olduğunu hatırlamıyorum. Her gün birbirinden o kadar deli saçması ve kuru gürültü ki bir anlam taşımıyor. Taşısa da önemi kalmıyor. Mükemmel yazılmış bir piyesin berbat bir sahnelemesi bu. Zira başrolden rol çalmaya, alkış çalmaya heves etmiş o kadar çok ahmak var ki birbirinize çarpa çarpa geziyorsunuz. Halbuki perde kapalı, ışıklar sönük, oyunun sonunda ise bir alkış dahi yok. Neyin peşinde sürünüp durduğunuzu göremeyecek kadar körsünüz. Öyle ki gözleriniz tadamadığı gibi elleriniz göremiyor.

    İşte böyle saçma bir gündü. Trenim istasyonda durdu. Yüzüm kapıya dönüktü. Niye içeri dönük olsun ki? Çoğunluğun yüzü içeri dönüktü. Ahmaklar birbirlerinin bomboş suratına baka baka seyahat ediyorlardı. Bazılarının gözleri sapıkça bakıyordu, zihinleri gözlerinin değdiği kadın ve erkekleri soymakla meşguldü. Bu primatlardan geriye kalanların gözleri yerdeydi. Şehrin mutsuz insanları, sefil yaşamlarının daha az sefil bir kısmına doğru seyahat ediyorlardı. Azınlığın yüzü ise dışarı dönüktü. Karanlık tünelin içinde tren hızla kayarken bir halt göremiyorlardı ama çoğu depresyondaki acizlerden oluşuyordu. Bunalımlarını izlemek ahmakları izlemekten yeğdi, haklılardı da. Kalanları ise tam da bu sebepten, insan görmek istemediklerinden yüzlerini dışarı dönmüşlerdi. Merak etmeden duramadım: Acaba gece veya sabah aynaya bakacaklar mıydı?

    Geriye kalan çok az kişi ise kitap okuyorlardı. Onlar hakkında bir şey söylemeye gerek yok zira onlar dokunulmazlar, onlar hak edenler. Bu kuru gürültüde, bu koca saçmalıkta biraz olsun kafası, dahası da yüreği çalışan insanlar. Tek insan grubu, sanırım.

    Benim de yüzüm dışarı dönüktü ama ne depresyondan ne de insan görmeme arzusundan. Ha buhranda olmadığımı ya da insan görmek istediğimi iddia etmiyorum. Sadece motivasyonum bunlar değildi. Gözlerime bakmak istedim. Kuru gürültüye kulaklarımı tıkayıp saçmalığa sırtımı dönmek ve kainatın derinliklerini keşfetmek kısa bir yolculukta yapılacak en iyi şey değil de nedir? Ben de bu nedenle karanlık tünelin aynalaştırdığı camdan kendi gözlerime baktım.

    Derken tren bir istasyona girdi. Birtakım sefiller için eve gidiş, birtakım sefiller için yola düşüş anıydı. Böyle pek çok an vardır. Kapılar kayarak her açıldığında ve kayarak her kapandığında bu an dönüp dolaşıp geri gelir. Döngülerin hepsi ilgi çekicidir. Hoş, döngü olmayan tek bir şey dahi yoktur. Öyleyse her şey ilgi çekici değil midir? Yani kuru gürültü aslında koronun şarkısı, koca saçmalık aslında ilahi düzen, ahmak da aslında bir virtüöz olmaz mı? Olmaz işte. Bir şey ancak döngü olduğunda güzeldir. Çünkü iyi bir fikirdir, lirik ve epiktir. Döngü döndükçe hikayeler yaratır. Değirmen döndükçe öğütür buğday başaklarını, öğüttükçe dönüştürür onları emekle yoğrulacak una, dönüştürdükçe o sıcacık ekmeği… Ah, siktir edin şu pastoral zırvaları! Değirmen döndükçe buğday başakları ki tanrıçaların resmidir, ezilip tarumar olurlar; binlerce yeni yelde salınacak nice fidana kıyarlar. Yaşamın, içine sıkıştırıldığı umut dolu her bir tanecik kendini bir bok sanan tüysüz maymunun canı öyle istedi diye un ufak olmaya mahkumdur. Ha değirmeni çeviren eşeğin canını hiç sorma, zaten bir değeri yok. Ederi var ama. Zaten ederi olan herhangi bir şeyin değeri yoktur. Sahi, senin maaş zammı ne olmuştu?

    Her neyse. Ben kendi gözlerimi izleyedurayım tren istasyona kayarak girdi. Yeni sefiller aramıza katılmadılar zira istasyon işlek bir muhitte değildi. Kayar kapılar açıldı. O zaman gördüm onu. Tam karşımda diğer yönden gelecek treni beklemekteydi. Parlak mavi bir elbise giymişti. Üzerinde parlak mavi bir ceket. Kafasında da parlak mavi, geniş kenarlı bir şapka. Ellerinde parlak mavi eldivenler, ön kollarından dirseklerine kadar varmadan hemen önce kesilen. Ayaklarında parlak mavi çizmeler. Gözünde siyah bir Güneş gözlüğü, omzunda balık etli cüssesine ve etkileyici giyimine tezat oluşturan ufak, sade, siyah bir çanta asılı. Güneş gözlüklerinin çerçevesini tutmuş, dişilliğinin kıvraklığıyla hafifçe kaldırmış, tren geliyor mu diye tüneli izliyordu. Halbuki tren geliyor olsa o rüzgarını uçurur, diyemedim tabii. Hem kapalı alanda takmasan şu Türkan Şoray Güneş gözlüğünü, tutup kaldırmana da gerek kalmaz hani. Ama yalan yok, gözlerimi alamadım ondan. O istasyonda yeni sefilleri beklediğimiz iki dakika, kendi gözlerim dışında o kadını izledim. Nihayet benim gözlerim dışında bir evren, bir kainat daha görmüştüm. Diğer sefillerin bakışlarını, ergenlerin birbirini dürtüp onu işaret etmesini umursamadan orada duruyordu. Maviler içindeki kadın, gökyüzünü sarınmasına rağmen hâlâ rüküş ama bir o kadar çekici; hepsinden öte kendisi olduğu için, kendisi olmayı seçtiği için ve o koca şapka altında o kış günü, kapalı istasyonda Güneş gözlüğü takmayı seçtiği için; ona bakarken gülümsedim.

    Derken kayar kapılar suratıma kapandı. Kapıların açılmak değil, kapanmak için icat edildiğini ve inşa ettiğimiz şehirlerin de bizi içeride tutmaya programlandığını bana hatırlattı. Yana kaymadım. Ama gözümü gökyüzü giymiş kadından da ayırmadım. Derken tren yavaşça kalktı, biz sefilleri daha az sefil yuvalarımıza götürmek için harekete geçti. Tam o anda döndü gökyüzü giymiş kadın. Takdir etmem gerek ki ben bile şaşırırken, döndü ve doğrudan bana baktı. Sanki orada olduğumun farkındaymış gibi. Bir dakika önce değil, on iki saniye önce değil; bir yaratılış önce farkındaymış gibi. Bana baktı. Sadece Güneş gözlüğü ve koca şapkası değil, kırmızı rujlu dudağının kenarındaki nokta şeklindeki ben de Türkan Şoraycaydı. 

    O tebessüm ederken, ben de hafifçe başımı eğdim. Bizim trene doğru bir yarım adım attı, çizmesinin topuğunun sesini duydum sandım. Derken tren yine karanlık tünele daldı. Beni kendi bakışlarım ve arkamda bir vagonu dolduran sefillerle baş başa bıraktı.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kesik Kelam

Öteki Zahidin Duası

Var Olmayan Yer