Kayıtlar

Kehribar

  Çöldeki kaçıncı günü olduğunu hatırlamıyordum. Onu uzaktan izlerken şehvet, hayranlık, garez, öfke, kin, acıma birbirine karışmıştı. Bense bu karışımın ortasında güzelliği ile başım dönmüş halde onu izliyordum. Kollarımı göğsümde kavuşturmuş, sırtımı kumtaşından obeliske dayamış, başımı biraz yana eğmiş öylece bakıyordum. Uzaktan dahi sureti öylesine şekilli, vücudunun kıvrımları öylesine yuvarlak ve sert, bedeni öylesine parlaktı ki bu dünyaya özel olarak geldiği belli oluyordu. Yaşlı değildi, gencecikti. Ruhu da öyle ki ondan bahsediyorum. Kimseyi kurtaracak hali de yoktu, öyle bir iddiası olsa da. Büyük işlere soyunmuş küçük bir çocuktu. Ama farkında dahi değildi. Babasına duyduğu hürmet, annesine duyduğu sahte minnet ve ayak bileklerine taktığı prangalardan uzanan zincirlerin uzunluğu gözlerini kör, aklını hafif kılmıştı. Yanılıyordu. Yanılmıştı! Benim ona sunduğum teklifi kabul etmeliydi. İnandığı ve inandıkları ona hiçbir şey veremezken ben dünyayı vaat etmiştim. Bir öpüc...

Arzusu Bitenin Yolculuğu Biter.

  Küçücük, tek göz odasına girdi. Ayakkabılarını çıkarıp eşikten geçerken bile yorgun dizlerinin altı gıcırdıyordu. Kapıyı arkasından otomatik bir hareketle kapadığında ellerini ovuşturarak geçip yatağına oturdu. Karşısındaki pencereden kendiliğinden kısılan gözleriyle baktı. Ellerinin içindeki belli belirsiz nasırların birbirine sürtünerek çıkardığı hissi sevse de bunu artık bilerek yapmıyordu. Bir hazzı yeterince uzun süre alırsanız ve ondan başkası onun küçük ve kesintili ama sürekli hazzını muadilleyemiyorsa o haz alışkanlığa dönüşür. Alışkanlık da arzuyu öldürür. Haz arzuyu iptal eder, her şey de böyle başlar.      Yaşlı bir adam değildi ama genç de değildi. Kırklarında olmalıydı. Ne boş bir yaş. Hiçbir işe yaramaz bir yaş. Zaten belli bir yerden sonra yaşlar değerini yitirirdi. Anılar ne kadar kalın bir spiral etrafına dizilirse o spiralin birkaç turundan sonra yaşınızın değeri kalmazdı. Zaman göreceli değildir, mozaiktir. Karman çorman bir çorba, bir bulamaç...

Kör Gözlerin Arasından

  Seni anlıyor olduğumu söylemek istedim. Sadece bunu, seni anlıyor olduğumu. Çektirdiğin onca ıstırabı, esirgediğin onca mutluluğu, kıydığın onca güzel hatırayı… Ey Sevgili, seni affettiğimi söylemek istedim. Bunu yapmaya hakkın var mı, diyecekler öbürleri. Seni tanımayanlar, beni bilmeyenler; seni bir kaşığın ucu kadar tatmış, benim bir omzuma vurmamış olanlar ne anlayacak seni, beni, bizi? Kendini bilmeyen seni mi bilecek, benim göğsümdeki çizikten akan taptaze, kıpkızıl şarapı görmekten aciz kör göz senin güzelliğini ve benim dermanımı nereden bilecek? Sanıyorlar ki anlamadık, sanıyorlar ki aklımız kesmiyor, sanıyorlar ki manzara bizim gördüğümüz gibi değil. Müziğin sesini işitmeyenler, dans edenleri deli sanıyor. Neyin sesini hiç duymamış olanlar dönenin kolları neye kalkıyor anlamıyor. Sır dönenin kollarında, eteklerinde de değil üstelik; postun üstündekine baksın gözleri. Sonra sansınlar ki postun karşısında hasreti, halbuki yok. Arka odada neyin nefesine gözünden yaşlar d...

Tek Bir Kum Tanesi

  Ayağının altındaki kumlar sıcak değildi. Aksine serin, soğuk denebilecek kadar serinlerdi. Her bir kum zerresinin birbiri üstünde, yanında, altında, etrafında bir yerlere yerleşmiş; saçılmış olduğu bu koca ummanda kumlardan başka bir şey yoktu. Kumların yarattığı tepeler komşular, dostlar, yavuklular gibi birbiri üstüne, yanına, altına, etrafına dizilmişti. Kumlara hayranlıkla baktı. Kumların üstünde uzanan; yeşil, lacivert, mor, siyah ve tanınamaz haldeki diğer türlü renklerin cümbüşündeki gece göğüne hayranlıkla baktı. Gece olduğunu nereden biliyordu ki? Sorgulamadı. Zira burası hep geceydi. Lakin gökyüzünde bir Ay yoktu. Ay yoksa Güneş vardır, demeyin; o da yoktu. Burası hep geceydi ve kumların üzerinde uzanan türlü renklerin gece göğünde ne Ay’a ne de Güneş’e gerek vardı. Yıldızlar bile gece göğünün şalları arasında serpilmiş tuz tanelerine benziyorlardı. Zira burada sadece kumlar ve kumların üzerinde uzanan gök vardı ve her şey bundan ibaretti.      Ayakları...

Mermer Kaideler Dükkanı

  İşini sevip sevmediğini hiç düşünmemişti. Bazı işler, bazı şeyler tabiattır. Hani seni sen yapan şeylerdir, sen osundur, onunla bütünleşmişsindir. Bir tartışma yeterince uzun sürerse ilk hatanın hiçbir önemi kalmaması gibi, işin ne olduğunun da önemi kalmaz. Kişi o işle bütünleşir, kaynaşır. Kemik dokunun birbiri içindeki boşlukları doldurması gibidir. Ya da kanserli dokunun. Eğer nizamiyse kemik doku, karmakarışıksa kanserli doku diyebiliriz. Eğer iyi niyetliyse kemik doku, kötü niyetliyse kanserli doku. Her ikisi de eldir, bir şeyi tutan ve kavrayan ama niyetleri başkadır. İşin garip yanı kanserin niyetini hiç bilmiyor oluşumuzdur. Eylem dünyasında olduğumuzun bir diğer kanıtı da budur. Belki bu korkunç ve iğrenç canavar iyi niyetlidir, biz bilmiyoruzdur. Eylemler ve egoizm, tüketicilik ve açlıkla birleştiğinde sonuç korkunç ve iğrenç olur ve artık niyetlerin bir önemi kalmamıştır. Niyetler Rabbe gitsin, bizlere eylemler ve tezahürler lazımdır.      Elinde altı...

Eski Bir Dost

  Bu odayı hatırlıyorum. Nereden olduğunu sormayın; o kadarı benim için dahi fazla. Ama hatırlıyorum. Kapının tam karşısında duran kocaman, siyah, taştan koltuğu; koltuğun tam karşısında duran kocaman, kurşundan dökme kapıları. Koltukla aynı renk duvarları, duvarlardan yansıtan zayıf, çok zayıf beyaz ışığı. Öyle ki pencerelerden giren bu ışık Ay ışığıyla aynı renktir ama çok zayıf, çok soluk, bir hiç kadardır. Koltuğun arkasındaki duvarın iki üst kenarında ve solundaki duvarın yine aynı konumlarında pencere görevini gören nizami kesiğin içinden odanın içine süzülür. Duvarlar o kadar saf bir siyahtır ki bu soğuk ışığa rağmen içerisi her daim zifiri karanlık gibidir. Duvarlardan yansıyan zayıf ışık çok az şeyi görmeye imkan sağlar ki bu da sınırlardan, kenarlardan ve köşelerden ibarettir. Sınırlar, kenarlar ve köşeler… Alt insanların, zavallıların takıldığı; olmayan şeyler. Her şey boşluklardan oluşur halbuki. Her şey birbiri içine zuhur edebilsin diye ve hiçbir şeyin sınırı, bucağ...

Kesik Kelam

  Artık beni özgür bırakman gerekiyordu. Üstünden bunca zaman geçmişken, bunca zamandır peşinde dizlerim çürümüşken artık beni terk etmen gerekiyordu. Seni izledim yıllarca, ömrümün en güzel olması gereken yılları boyunca. Senden başkasını sevmedim çünkü, sevemedim. Göğsümün ortasında boşluğun öylesi büyüktü ki, peşinde, boynuna bir ip geçirilmiş uyuz bir köpek gibi sürüklendim durdum. Sen beni ne yana çektiysen o yana gittim. Hem öyle bir gittim ki önümde dağlar, tepeler, ovalar ve nehirler duramadı; hepsini dümdüz ettim ve dümdüz olanları birbirine kattım. Barikatları yıktım, coplarla tanıştım, bombalar patlarken parklarda etrafı izliyordum. Çiçekler boynunu büktü üstelik, sandım ki sensiz dünya berbat bir yerdi. Alakası bile yokmuş halbuki! Çiçeklerin boynunu bükmesinin sebebi benmişim. Onlara dönüp bakmadığımdan eğilmiş o narin boyunları. Benim gözüm senden başkasını görmüyordu tabii.      Bir gün suyun altında epey düşündüm dış dünyayla olan tüm bağımı kesip k...