Kehribar
Çöldeki kaçıncı günü olduğunu hatırlamıyordum. Onu uzaktan izlerken şehvet, hayranlık, garez, öfke, kin, acıma birbirine karışmıştı. Bense bu karışımın ortasında güzelliği ile başım dönmüş halde onu izliyordum. Kollarımı göğsümde kavuşturmuş, sırtımı kumtaşından obeliske dayamış, başımı biraz yana eğmiş öylece bakıyordum. Uzaktan dahi sureti öylesine şekilli, vücudunun kıvrımları öylesine yuvarlak ve sert, bedeni öylesine parlaktı ki bu dünyaya özel olarak geldiği belli oluyordu. Yaşlı değildi, gencecikti. Ruhu da öyle ki ondan bahsediyorum. Kimseyi kurtaracak hali de yoktu, öyle bir iddiası olsa da. Büyük işlere soyunmuş küçük bir çocuktu. Ama farkında dahi değildi. Babasına duyduğu hürmet, annesine duyduğu sahte minnet ve ayak bileklerine taktığı prangalardan uzanan zincirlerin uzunluğu gözlerini kör, aklını hafif kılmıştı. Yanılıyordu. Yanılmıştı! Benim ona sunduğum teklifi kabul etmeliydi. İnandığı ve inandıkları ona hiçbir şey veremezken ben dünyayı vaat etmiştim. Bir öpüc...