Mermer Kaideler Dükkanı

  İşini sevip sevmediğini hiç düşünmemişti. Bazı işler, bazı şeyler tabiattır. Hani seni sen yapan şeylerdir, sen osundur, onunla bütünleşmişsindir. Bir tartışma yeterince uzun sürerse ilk hatanın hiçbir önemi kalmaması gibi, işin ne olduğunun da önemi kalmaz. Kişi o işle bütünleşir, kaynaşır. Kemik dokunun birbiri içindeki boşlukları doldurması gibidir. Ya da kanserli dokunun. Eğer nizamiyse kemik doku, karmakarışıksa kanserli doku diyebiliriz. Eğer iyi niyetliyse kemik doku, kötü niyetliyse kanserli doku. Her ikisi de eldir, bir şeyi tutan ve kavrayan ama niyetleri başkadır. İşin garip yanı kanserin niyetini hiç bilmiyor oluşumuzdur. Eylem dünyasında olduğumuzun bir diğer kanıtı da budur. Belki bu korkunç ve iğrenç canavar iyi niyetlidir, biz bilmiyoruzdur. Eylemler ve egoizm, tüketicilik ve açlıkla birleştiğinde sonuç korkunç ve iğrenç olur ve artık niyetlerin bir önemi kalmamıştır. Niyetler Rabbe gitsin, bizlere eylemler ve tezahürler lazımdır.

    Elinde altın sayfa kenarları, altın cildi olan kapkalın ama iki avuna sığacak bir defter tutuyordu. Defterinin sayfaları arasında bir adet altın kurdele süzülüyordu. Uzun, dümdüz sarı saçları ile takım olan bu defterle saçları arasında bir üçgeni andıran yüzü vardı. Kalın camlarını kemik çerçevenin sardığı gözlüklerinin altın olmaması görüntü birliğini bozmak şöyle dursun tat katıyordu. Sinir bozucu bir sekreteri andırıyordu. Üzerindeki takım elbisesi ince vücut hatlarını sarmakla kalmıyor, hoş bedenini sergiliyordu. Ceketinin içindeki beyaz gömleğinde bir toz zerresi bile yoktu. Göğüs dekoltesine yer bırakmayacak şekilde bir düğmesi sadece açıktı. Düğmeler gömlek kadar beyazdı, kumaş üzerinde seçilemeyecek kadar uyumlu renklerdeydiler. Gri takımında tek kırışıklık ve katlanma yoktu. Ayaklarındaki siyah ayakkabıların sivri uçları, çok az topuğu vardı. Ayakkabıları muhtemelen 36,5 numarayı gösteriyordu ve gözlüğün rengiyle harika bir şekilde aynıydı. Genç kadının üzerinde hiçbir kusur yoktu. Elindeki altın deftere yazdığı altın kuş tüyündeki her bir işi gibi, o da kusursuzdu.

    O hata yapmazdı. Ne o ne de kız kardeşleri. İki tane kız kardeşi vardı ki bu bahçede ve bahçeyi saran herhangi bir yerde bu kadar az kardeşi olan en ender mahlukattan biriydi. Örneğin çalıştığı, hizmet verdiği kimselerin kaç kardeş olduğunu bilmiyordu. Kendilerini “Mişulahim” olarak anan bir grubun dediğine göre altı yüz bin. Lakin yine Mişulahim içinde bir grup, özellikle genç ve kumral olan biri, bu görüşü şiddetle reddediyordu ve bilemeyeceklerini söylüyordu. Bir cam şişenin yüksekten düşüp un ufak olması gibilerdi onun açıklamasına göre. Her bir parça yerden sektiğinde de düşüp un ufak olmayı sürdürüyordu ve çok az parça bu sırada kardeşlerine tutunma gafleti, gayreti ve galibiyetini sergiliyordu.

    Tüm bu tartışmalar genç kadını ilgilendirmiyordu. O sadece işiyle ilgilenirdi. Genç dediysek de bu… müessesede genç denebilecek milyonlarca şey varken ona hiç yakışmayacak bir önaddı ama bir şekilde görünmeliydi. Zira bahçeye bakan bir göz, her ne kadar kendisi de var olmasa da, gördüklerini var olan şeylerle anlatmaya mecburdu ki görünemeyen bir şeyi görmek çok zordu. Marifet isterdi. Müşterileri de Marifet’e ulaşmak için didinip dururlardı ama ne zaman iş alsalar Marifet umurlarından çıkardı. Aşağıda tadacak pek çok şey vardı sonuçta… Ama aslında yoktu. Bu ikilem ona her zaman keyif veriyordu. Bazen altın defterinin sayfalarına bir şeyler yazarken gülmek isterdi ama bunu işverenine duyduğu saygıdan bastırırdı. Bir iki kere çaktırmadan pıskırırdı ama hemen toparlanırdı. Kimse görmemeliydi bunu zira kutsal bir iş yapıyordu. Hoş ona bakan, onu gören de yoktu ya! Kız kardeşleri, iki kız kardeşi, hep ondan daha çok bilinirlerdi. Biri ondan çok daha haşarıydı, diğeri ondan çok daha ürkütücü. Neyse ki üç kız kardeş birbirlerini öyle bir tamamlıyorlardı ki işler tıkır tıkır yürüyordu-işverenlerini milenyumlardır görmemelerine rağmen. Halbuki insan işvereni, patronu görebilecek bir mevki varsa o mevkinin de ancak üç kız kardeşe ait olduğunu düşünürdü ama kız kardeşlerden hiçbirinin, korkunç olanın bile, patronu bir kere bile görmüşlüğü yoktu. İşe böyle bir sadakat görülmüş şey değildir, değil mi? Sahi, patronu bir kez bile görmüş olan var mıdır ki? Herkes patronu görmeden çalışıyordu ve bir şekilde işini kusursuz şekilde yapıyordu. Kusursuz şekilde haz alıyor veya ıstırap çekiyorlardı. Plan, iş, öyle kusursuz şekilde işliyordu ki methiyeler düzülmüştü. Peki ama kusursuz işliyorsa niye henüz tamamlanmış değildi? Kimse bu sorunun yanıtını bilmiyordu. Yanıt veriyorlardı ama bilmiyorlardı. Bazen, bazı şeyler bilmekten çok, inanmakla ilgiliydi.

    Kız kardeş mermer kaidelerin etrafında ağır ağır, dikkatli dikkatli her bir kaide ve alıcısını inceleyerek aralarında dolaşırken kimse onu fark etmiyordu. Kimse onu umursamıyor da olabilirdi tabii ama bunu düşünmek istemedi. Ta ki bir müşterinin, bir alıcının orada olmaması gerektiği şekilde dikildiğini fark ettiğinde. Saçlarını şöyle bir geriye atıp sinirli, tripli kız nefesini alıp bıraktı ve ayakkabısı ile kollarını ritmik şekilde sallayarak adamın yanına seyirtti. Sırtı dönük adamın arkasına dikilip “Bayım,” dedi en sinir bozucu sesiyle, “Burası sizin gibiler için değil. Sizi şu tar-“ Sözlerini ince, dudağı belli belirsiz, hiç öpülmemiş ağzına tıkan; adamın yüzünü dönmesi oldu. Adam gayet alışık bir tavırla döndü yüzünü. Daha ilk bilye, ilk ceviz paramparça olup dört bir yana saçıldığındaki ışıklardan daha yaşlı ışıklarla parlayan hatlarının dövmeler mi, yaralar mı olduğunu ancak patron bilebilirdi. “Alephiel… Af… Afedersiniz ben…” Adam sadece gülümsedi ve kız kardeş sırtını dönüp gözlüğünü düzelterek gerisin geriye sıyırtırken arkasından bir nefes sesi kadar gülüş duydu.

    “Buralarda meşhursun.” dedi bir kadın sesi. Kız kardeş kadar uzun değildi. Daha kısaydı. Kalçaları biraz daha genişti ve onlara ve kalın bacaklarına yapışan bir kot pantolon giymişti. Deri ceketi gece gibi siyahtı, parıl parıl parlayan mermer kaideler arasında bile. İçindeki siyah bluzu iri göğüslerine yapışmıştı ve o da en az deri ceketi kadar koyuydu, tüm ışığı emer bir hali vardı ki işiyle çok uyumluydu. Küt, dümdüz ve ters duran “u” harfine benzeyen saçları da ceketi ve bluzu kadar siyahtı. Gözleri, kaşları ve kirpikleri de bu renge kusursuz şekilde teslim olmuştu. Teni çok beyaz değildi, esmer de değildi. Esmerlik kirlidir. Burada esmerliği sadece gençler arasında görürdünüz. İşte ilerleyenler genelde beyaz, sarı, kızıl olurlardı ve bir yerden sonra işte o kadar ilerlerdi ki onları bir daha görmezdiniz. İşte genç adamın burada böyle hayretle karşılanmasına sebep olan da buydu. “Neyse ki az kaldı,” diye cevap verdi o da, “Yakında beni görmeyecekler.”

    “Sendeki inatla zor!” Kadın omuzlarını silkerek, önlerindeki mermer kaide üzerinde parmaklarını gezdirerek birkaç adım attı. Kaidenin etrafında bir “L” harfi çizmişti. “Henüz onu bulamadım,” diye yanıt verdi adam. Sesi o kadar olağan akmıştı ki bunu kaç milyon kere konuştuklarını artık ikisi de, sessiz sessiz onları dinleyen kız kardeş de hatırlamıyordu. Kız kardeş sadece mana ifade eden şeyleri hatırlardı. “Bununla mı bulacaksın?” diye sordu siyahlı kadın parmağının ucuyla kaideyi göstererek. Mermer kaideden yayılan ışık o kadar azdı, kaide o kadar iri ama biçimsizdi ki göze hoş görünmesi bir geliyor, hemen gidiyordu. Kadının dirseğini büküp parmağını yukarıdan kaideye doğrultarak işaret etmesi küçümsemesinin ifadesine yetmiyormuş gibi sesine yansımıştı.

    “Senin sadece diğer yönde çalıştığını sanıyordum,” dedi adam kadını kenara itecek bir omuz hareketiyle kaideye ellerini yaslayıp ağırlığını verirken. Kaideden süzülen ışığın tadına bakıyor olduğunu çaktırmamaya çalışıyordu ama burada bir şeyi çaktırmama imkanınız olmazdı. Kız kardeşin altın kenarlı sayfalara bir şeyler yazıp dururken kıkırdağı ya da ağladığı yerlerin de herkes farkındaydı. Ama genelde kimsenin umrunda olmazdı. Aşağıda bile olmuyordu ki burada olsun! “Biz her yere girip çıkabiliyoruz tatlım,” dedi siyahlı kadın dizlerine kadar gelen siyah deri çizmelerini takırdatarak kaideye kalçasını yaslarken. Kollarını bağlayışı hayra alamet değildi.

    “Kolay olmayacak,” dedi ağır ağır. Sesi tehditkar değil dostaneydi ama soğuktu. Bir dostun soğuk sesinden daha tatsız pek az şey vardır. Hoş, onlar dost muydu bilmiyordu genç adam. Birbirlerine bağlı olduklarına şüphe yoktu. “Hiçbir zaman kolay olmadı,” diye yanıtladı kadını. Gözleri kaidedeydi. Göz teması kurmak istememişti.

    “Evet ama bu…” Genç kadın ellerini beline koyarak ağırlığını kaideden almış, yüzleşmek üzere genç adama dönmüştü ama göz teması yakalama arzusu anında gerçekleşmeyecekti: “Yüreğini ve kollarını bağlayacak bir Kap’la inandığın şeyi yapamazsın. Hem inandığın şey…” Genç adam bakışlarını kaldırıp kadına öyle bir baktı ki kadın sözcüklerini yutuverdi. Korkudan değil. Gözlerinden. Adamın gözlerindeki bir şey, her şeyi anlatıyordu zira her şeyi görmüş bir zihni gizleyen göz bebeklerine sahipti. Hem ne derlerdi bu tarz gözler için: Onlar ilk ağaçların ışığını gördüler.

    “Sadece herkes gibi yapmanı istiyorum. Herkes gibi işe odaklanmanı. Böyle yapsaydın şimdiye-“ Bu sefer cümlesine kıyan genç adam oldu: “Ben işimi yapıyorum.” Kadın kendi soluna doğru 90 derece dönüp geri geldi, bu bir çileden çıkma hareketiydi. “İş bu değil! Şimdiye dek hiç kims-“ Genç adam ellerinden kendisini iterek ağırlığını kaideden aldığında artık tehditkardı: “Hiç kimse umrumda değil. Ben, bulacağım.” Bakışlarını kadının kara gözlerine sabitlediğinde ilk ışığı görmüş gözlerin ağırlığı kadınınkileri eziyordu. Ama o da kadın kadar karanlık görmemişti, umursamıyordu. Kadın kendini bir kez daha çaresiz hissetti. “Senden nefret ediyorum!” Dedi kollarını yeniden bağlayıp iri ve yuvarlak kalçasını kaideye yaslarken. Küsmüş bir çocuğa benziyordu. “Biliyorum,” dedi genç adam bakır renginin ara ara dalgalandığı yüzünü aydınlatan bir tebessümle.

    Kız kardeş diğer kaideler arasında gezerken altın kalemi ve defteri elinde bir yandan tüm bu konuşmaya kulak kabartıyordu. Vardiyası bitip kız kardeşlerinin kalemi ve defteri devralacakları saati beklerken içinde en ufak bir yılgınlık hissetmiyordu. Ama merak etmiyor değildi. Kaidelerin içinde ne olduğunu, onlarla ne yapıldığını ve işin nasıl hissettirdiğini. Kendisi hiç işten geçmiş miydi, hatırlamıyordu. Bir takım elbiseyi yeterince uzun süre giyerseniz, bir kalemi yeterince uzun süre tutatsanız, bir deftere yeterince uzun süre yazarsanız, bir koltukta yeterince uzun süre oturursanız öncesine dair sahip olduğunuz her şeyi yitirirdiniz; elbise, kalem, defter veya koltuk size hizmet etmesi gerekirken siz ona dönüşüverirdiniz. Patrona da böyle mi olmuştu? Bilmiyordu. Bilmek için genç adamın kendi işinde başarılı olmasını umuyor olduğunu fark etti. Alephiel devasa cam ve platin kapıdan adımını çıkıp giderken kız kardeş gülümsüyor olduğunu fark etmedi bile. Onun sayesinde artık bir hissi vardı. Defterinde kendisine bir sayfa açtı, bir satır yazdı. İlk kez.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kesik Kelam

Öteki Zahidin Duası

Var Olmayan Yer