Gece Kıyısı Ormanı

  Genç gnom Gece Kıyısı Ormanı’na geleli henüz iki yüzyıl olmuştu. Bu nedenle pek çok şeye gözleri yeni yeni alışıyordu. Devasa ağaçların etrafında usul usul dönen, belli belirsiz gözüken halelere; gökyüzüyle yeryüzünü hemen hemen aynı renk yapan lacivert ve gümüşün bu acayip tonuna. Ağaçların, kayaların üzerinde yazılı olan garip simge ve harflere henüz anlam yükleyemiyordu. Birbirine çatılmış kısa çubuklara, çatallara, çeşitli hayvan figürlerine benzeyen türlü türlü simgelerin birer süsleme değil yazı olduğunu bile henüz yeni idrak etmişti. Bu yazıları Kral ve Kraliçe’nin ormanında görmüş değildi. Dolayısıyla bu yazılar feylere yabancı bir abeceydi, genç gnom da haliyle okuyamıyordu. Hatta bazıları ona korkutucu geliyor, anlamlarını bilmese de uğursuz olduklarını kestirebiliyordu. Nedenini ustasına sorduğunda yaşlı adam umursamazca gülüyor, “Efendi’nin işleri işte!” deyip geçiyordu.

    Genç gnom kısa bacakları ve gergin lumbal kaslarının izin verdiği ölçüde paytak paytak koşarak göl kıyısına varmaya çalışıyordu. Ormanın, daha doğrusu korunun Batı ucunda, ucu bucağı görünmeyen bir göl uzanırdı. Bu gölün üzerine Ay ışığı vurur, orman boyunca görülebilecek en parlak ve gerçekçi ışığı yaratırdı. Tabii bazen kuleden sızan alevlerin ışığını saymazlarsa. Kule de zaten gölün hemen yakınında yer alıyordu, önünde bir iskele bile mevcuttu. İskelede kuleyle aynı renk ve hatta desenlerde ufak bir de kayık bulunur, Efendi bazen bu kayıkla uzak denizlere seyahat ederdi. Genç gnom bunun nasıl mümkün olduğunu sorduğunda ustası gölün bir ırmağa, ırmağın bir denize, denizin de okyanusa açıldığını anlatmıştı. Okyanus nereye açılıyor ki, diye merak etmişti delikanlı ve ustasından “Nereye olacak?!” diye bir yanıt almıştı bilmemesi büyük ayıp gibi. “Önce Tethys’in, sonra Njord’un konaklarına. Efendi onlarla hasbihal etmesini pek bir sever.” Genç gnom buna da şaşırmışsa da ses etmemişti. Efendi nimfalarla değil de devalarla ahbaplık etmeyi seviyordu-dahası edebiliyordu! Genç gnom pek bilge sayılmazdı ama yine de insanların çoğundan çok şey bilirdi, nimfalarla devalar arasında da, en azından bahsi geçen devalar arasında en az iki katman fark olduğunu kestirebiliyordu ve bu, tüylerini diken diken ediyordu.

    Kıyıya vardığında gözleri ister istemez kuleye ilişti. Fillerin dişlerinden cüceler ve gnomlarca yapılmış kulenin kirli beyaz duvarları Ay’ın ışığıyla saf süt rengine çalmıştı. Duvarların arasındaki pencerede güçlü bir alevin ışığı titreşiyordu. Bu sadece mumdu, biliyordu. Tevekkeli Efendi henüz kulesinden inmemiş, genç gnom geç kalmamıştı. Bir pişman olmadığını söyleyemezdi. Demek ki yolda karşılaştığı alaca ceylanları seyredebilecek, çoklu kuyruklu tilkilerle lakırdı edebilecek, Efendi’den saklanan koca örümceğin aslında Efendi’nin onun varlığından haberi olduğunu bilip bilmediğini sorabilecekti. Neyse, diye düşündü, sonraki sefere artık. Hem siyah lale goncasının dibindeki özütü emmeye de giderim.

    Ustası iskelenin ilk tahtalarının hemen üstünde durmuş, elleri arkasında birbirine kenetli, gökyüzünü izliyordu. Genç gnom ilk başta onun Ay’ı izlediğini düşündü. Tüm fey diyarlarında olduğu gibi burada da Ay o kadar iriydi ki gölün üstündeki gece manzarasının yarısını tek başına kaplıyor, insanların “krater” dedikleri yaralarını ve kabuklarını ayan beyan sergiliyordu. Ay’ın etrafındaki bulutlar birer ırmak gibi akıyordu. Bu görüntüyle birlikte Ay suların üzerinde salınmadan duran hayalet bir gemiyi andırıyordu. Gece Kıyısı Ormanı’nda çoğunlukla Dolunay ya da Yeniay olurdu, Efendi’nin ruh haline göre. Efendi bir Dolunay akşamı doğmuştu. Kral ve Kraliçe’nin tüm evlatlıkları gibi o da bir insan ailesinden henüz bebekken kaçırılmıştı, Dolunay’dan yaklaşık üç gün sonra. Tabii kaçıranlar ondaki farkı anlayamamışlardı ancak Kral ve Kraliçe bakar bakmaz bilmiş ve ilan etmişlerdi. Yeşil-Altın Orman’da bir telaş kopmuş; ne kadar animus varsa sağa sola kaçışmış ama Kral ve Kraliçe sadece birlikte tutmakta oldukları bebeğe bakarak gülümsemekle yetinmişlerdi. Feyleri, Kelestiallerin onların ormanlarını dümdüz edeceğinden korkmuşlardı elbet. Ama Kelestialler bırakın ormanları dümdüz etmeyi, gerçek evlatlarının nasıl bir yol izleyeceğini merakla seyredeceklerdi. Bu derin yalnızlığına mâl olacak olsa da.

    Genç gnom tüm bu hikayeyi ustasından dinlemişti. Efendi’nin henüz genç yaşlarda bu koruluğa geldiğini ve koruyu kendi varoluşuyla değiştirdiğini ve Gece Kıyısı Ormanı’nı yarattığını da anlatmıştı. Ormanın göğü renk renk, çeşit çeşit yıldızlarla parlıyordu. Ustası olan yaşlı gnom da bu yıldızlardan birini, iskelenin tam karşısındaki turuncu-kızıl parıldayan bir yıldızı seyrediyordu. Yıldız hafifçe uzaklaşıyor gibi görünüyordu, titreşimi andan ana uzaklaşıyordu gerçekten de. Kaçıyordu. Fakat şarkısı hâlâ duyuluyordu. Yaşlı gnom çırağının geldiğini fark ettiğini istifini bozmadan ona şöyle bir baktı. Yine istikametine dönerek: “İşitiyor musun?” diye sordu, “Ne hoş bir şarkısı vardı!”

    Genç gnom şarkıyı işitiyordu. Gökyüzünden hafifçe dökülen nameler. “Niye ‘vardı’ dedin ki usta?” diye sordu kendi bet sesiyle. Yıldız hanımının usul usul yankılanan sesiyle kendisininkinin çirkinliği daha bir ortaya çıkmıştı. “Ee, son dakikaları,” dedi ustası elleri arkasından bağlı omuzlarını silkerek. Genç gnom şaşıp kalmıştı. Ustası o kadar sıradan bir şey gibi söylemişti ki bunu-tamam üzülüyordu, sesinde hüzün vardı ama bir yıldızın son anına pek çok kez tanık olmuş gibi de alışkın, dahası yılgındı. “Nasıl yani usta?” diye sordu irileşen gözleriyle. Yaşlı gnom kendisine dönüp baktığında ustasının gözlerinin bir an kuleye değip geldiğini fark etti. Genç gnom da arkasını dönerek kuleye baktı. Efendi.

    “Yıldız hanımını göğe o koydu,” dedi yaşlı gnom yavaş yavaş, “Şarkısını sevdi, ışığını sevdi. Amma… Gel gör ki gök onun.” Bunu derken yaşlı gnom ellerini birbirinden bırakıp çırağına “N’apalım…” dercesine bir yüz ifadesi yaparak topukları üzerinde döndü. Hemen arkalarında uzanan kuleye yürüdü. Adeta vahiy gelmişçesine kulenin kapısına doğru adımlamaya başladı. Adımlarının meşe kapının tam karşısında durmasıyla menteşelerin gıcırdayarak ve gürüldeyerek açılması bir oldu. Bu kadar kısa, belki üç katlı bir kule için ağır bir kapı diye düşündü genç gnom ama her zamanki gibi ses etmedi. Kapıdan uzun boyu ve Ay’la, kuleyle, mehtapla aynı renk teniyle Efendi belirirken başıyla selamlayarak yetindi.

    Efendi kapıdan çıktı. Kollarını ve pelerinini hafif hareketlerle sallayarak yanında Sevgili Kahyası yaşlı gnom olduğu halde iskeleye doğru ağır adımlarla yürüdü. Her bir adımda yeni bir muhabbet vardı ama bunlar kısa, gündelik konuşmalardı. Gün Arabası şafakta koştu mu? Koştu Efendi. Selene’den haber geldi mi? Bekliyoruz Efendi. Ermiş’i hâlâ bulamadınız mı? Davetimiz eline ulaşmıştır Efendi. Çarklar ne zaman yağlanacak? İkindiydi, halledildi Efendi. Efendi genç gnomun yanından geçerken onun omzuna işaret ve orta parmaklarıyla dokunana kadar da bu böyle devam etti. Genç gnom eğilerek tepki verdi. Yüzündeki koca tebessümden de anlaşıldığı gibi hoşuna gitmişti.

    Efendi iskelenin ucuna doğru doğru gelip durdu. O ana kadar Ay’ın mükemmel suretini izleyerek gelmiş, o an bir durup az önce yaşlı gnomun izlediği yıldıza bakmıştı. Yaşlı gnom ellerinde uzunca bir şey tutarak uzun boylu adamın yanında duruyordu. “Efendi… şarkısı pek güzel, öyle değil mi?” Yaşlı gnom bu sözleri çekinerek söylemişti ama korkudan özge bir çekingenlikti bu. Gnomların matematiği pek iyidir. Buna karşın genç gnom bu ikilinin kaç asırdır bir arada olduğunu kestiremiyordu. Efendi yaşlı bir adam değildi, bu belliydi ama yine belli ki göründüğüne nazaran pek kadimdi. Kahyasının da ömrünü uzun ettiği anlaşılıyordu. Zira bu orman onundu, bu ormanda kim-ne kadar-nasıl yaşayacak, Efendi karar verirdi.

    “Evet,” dedi Efendi tok ama kadife gibi sesiyle, “Şarkısı güzel.” Yüzü tam karşıya dönük, elini kahyasına uzattı. Gnomlar pek kısa varlıklar olduğundan boyu şimdi daha da uzun görünüyordu. Yaşlı gnom elindeki uzun cismin lacivert, ipek örtüsünü istemeye istemeye sıyırdı ve iki elini bir sunak gibi beyine uzattı. Ellerinin üzerinde örtüyle aynı renkte parlayan, kakmaları ve şeridi altın bir yay tutuyordu. Efendi yayı yumuşak hareketlerle aldı. Gözünü tam karşıdaki gökyüzünden ayırmadan diğer eline geçirdi. Genç gnom keskin gözleriyle adamın sırtında ya da belinde bir sadak aradıysa da bulamadı. Belli ki yoktu da zira Efendi sıradan hareketlerle yayı çekti, bir nefes süresinden çok daha kısa bekleyerek bıraktı. Genç gnom, ustasının iç çektiğini duyar gibi olmuştu. Aynı anda yayın ortasından incecik, mavi bir alev hüzmesinin geçtiğine yemin edebilirdi. Gözlerine inanamıyordu. İri gnom gözleri fal taşı gibi açılmış halde kalakaldı bu bir anda gördükleriyle. Zira Efendi yayı çekip bıraktıktan hemen sonra oldukça sıradan bir tavırla yayı kahyasına doğru uzatıp vermiş, topukları üzerinde dönerek pelerini şöyle bir savurmuş, iskeleden kulesine doğru adımlamaya başlamıştı bile. Fakat daha da garip olan aynı anda az önce seyrettikleri o yıldızın parlak mavi bir zerreyle titreşmesi, ardından da büyük bir gürültü ve parıltıyla infilak etmesiydi. Bu öyle bir patlamaydı ki tüm gece göğü ve yeryüzü bembeyaz bir ışıkla kavrulmuş; devasa bir okyanus dalgası misali bir şey yüzlerine çarpmış, ormanın yapraklarını ve dallarını sallandırmıştı. Genç gnom kendini kule duvarının dibinde sendeler halde buldu. Gözlerini elleriyle kapamayı akıl edebilmişti ama koca, sivri kulakları az önceki devasa gürültüden uğul uğul uğulduyordu. Şaşkınlıktan kasılıp kalmış şekilde karşıdaki göğe, bir an önceye kadar yıldızın asılı olduğu yere baktı. Artık orada bir toz bulutunun kalıntıları ancak seçilebiliyordu. Milyarlarca zerre adeta aşağı doğru süzülüyor, dağılıyor, uçuşuyordu.

    Kulenin kapısı yine gıcırdayarak açılırken Efendi’nin sesinin: “Cynthia’ya teşekkürlerimi iletmeyi unutma.” dediğini duydu. Yaşlı gnom ise yayı örtüsüne tekrar sarmakla meşgulken umursamaz ve asık bir suratla: “Peki peki Efendi.” demekle yetindi. Gücenmişe benziyordu.

    Genç gnomun bükülmüş belini doğrultması; kapıyı ardından kapayarak gözden kaybolan Efendi’yi, yayı lacivert ipek örtüsüne sarıp iskeledeki sandıkların arasına kaldıran ustasını boş gözlerle izlemesi birkaç saniyesini almıştı. Az önce yaşadıklarının şokunu atlatabilmiş değildi. Kulaklarının uğultusu yavaş yavaş azalıyor olsa da sürüyordu. Ustası yayı kaldırma işini bitirip paytak adımlarla orman patikasına doğru girerken sağ elini gayriihtiyari ona doğru salladı. Yüzünde hâlâ asık ve hoşnutsuz bir ifade vardı ve huysuz bir ihtiyarın olağanlığıyla çırağına söyleniyordu: “Yürü yürü haydi! Akşam yemeğini hazır edelim. Of of of!”

    Genç gnom ustasının peşinden beceriksiz adımlarla seyirtirken gözünü iskeleden ayırmakta zorlandı. Gökyüzü sayısız başka yıldızla parlasa da o yıldızın artık yeri bile seçilmiyordu. Orman sessizdi, yıldız hanımın ne sesi ne de ışığı vardı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kesik Kelam

Öteki Zahidin Duası

Var Olmayan Yer