Öteki Zahidin Duası
Ey Işık’ın Tanrısı,
Bu ay bizi terk edişinin veyahut bizim seni terk edişimizin ay dönümü. Herkesin günleri önemsediği bu dünyada ayların daha mühim olduğunu düşünüyorum. Günlerde bir şey olmuyor. O gün her ne olduysa oluyor. Yarayı çileden çıkaran kanaması değildir, iltihaplanmasıdır. Ete kurt düşüren yaranın kanı değil, cerahatıdır. Yara açıldıktan sonra başlar asıl ıstırap. Biz de gününü hatırlamıyoruz, ayını anıyoruz. Bundan Kasım aylarından tiksiniyoruz.
Bizim Tanrımız, vazgeçmiş değiliz. En azından ben… ben vazgeçmedim. Mabedin bomboş da olsa onu her gün açıyorum. Her gün mumlarını yakıyor, yağ lambasına yağ dolduruyor, sandığına emanetlerini bir bir yerleştiriyorum. Rabbimiz, bu yeryüzünden ihtişamını hatırlayan hiç kimse kalmasa da ben ona her gün hizmet ediyorum. Hazinelerini çöl kumları arasından kazıp çıkarmaya çalışıyorum, arada kayalar denk geliyor ve tırnaklarımı kırıyor. Her gece yatağıma yorgun yatıp sabah geri kalkıyorum. Senin ihtişamın için. Bana ihtişamını göster Sevenlerin Tanrısı!
Ödüllerinin bu dünyada olmadığını biliyorum. Diğer dünyada da olmadığını biliyorum. İkisinden de öte ve ikisine de içkin bir yerde beni beklediğini biliyorum. Ey İsmi Anılmayan, bana adını söylediğinde orada olacağım. Altın ışığın beyaz göklerden bir çağlayan misali dökülürken altında kollarımı açıp koşacağım. Kışlara bahar gelecek, ak dallar pembe çiçeklerle bezenecek ve ben orada olacağım. Tahtının yanında otururken ben üzüm tanelerini bir bir hayatın ağacından toplayıp ağzıma atacağım, şarabı aklımı çelecek. Ey Sarhoş Eden; bir bakirenin eteğine mor menekşeler işlenecek ve bir çocuk avlularda koşacak ve ben onları izliyor olacağım.
Senin adını andım. Tam on kürede on kere ve son küreden ilk küreye geldiğimde ilk küre son ve son küre ilk oldu. Ben yine de senin on adını andım ve her bir adın yere düştüğünde on adın daha çıktı. Yüz ad olacak sandım ama doksan dokuzda kaldı. Ey Oyun Kuranların En Zalimi, yüzüncü adını kırk kapıda aradım ve yedi katta oturan seyyahlara danıştım. Bilen, duyan, gören, işiten ve tadan çıkmadı. Çok duymuşlardı, çok görmüşlerdi, çok tatmışlardı ama aralarında dans etmiş olan, resmetmiş olan ve nakşetmiş olan yoktu. Aklım başımdan gitti, hayretler içinde kalakaldım. Nasıl bunca sağır, kör ve dilsizlerdi? Çamura dilini sürmüş ve ciğerine katran kusmuş olan nasıl temizlikten ve hazdan bahsedebilir ki?
Arkama bakmadan kaçmaya koşmaya başladım. Bir ozan görmediğim ve okumadığım, bana bir ezgi çalmaya başladı. Kaçarken ayağım etime takıldı, yerler düştüm de yuvarlandım. Dizlerim kanadı ama annem gelip su dökemeyecek kadar uzaktaydı. Suyu ben döktüm, dizlerim yandı. Akrebin zehri kılcallarımda gezinirken sustum ve dudağımı ısırdım Ya Rab, Eyüp yaptıysa ben de yaparım! Yapamadım.
Derken bir bilge buldum terk edilmiş bir sığınakta. Etlerle dolu, şaraplarla dolu, meyvelerle dolu, sütlerle dolu, ballarla dolu, kaymaklarla dolu. Dolu ya ambarın kapısı kilitli. Anahtarın yoksa ambar sana neylesin? Deliye döndüm. Açlık ve iştahla sağa sola saldırıp durdum. Derken evde üç yüzlü bir hatuncuk buldum. Kadının sağ yanında bir köpek, sol yanında bir yılan, sağ elinde bir fener, sol elinde bir anahtar sallanır dururdu. Anahtara meyletsem de hatuncuktan korktum. Bana ne istediğimi sordu: “Anahtar mı, fener mi?” Anahtarı alırsam doyarım, feneri alırsam kanarım. Elim anahtara gitti; yılan mı olayım yoksa köpek mi? Yılan olayım dedim son anda ve elim fenere gitti. Fenerin ışığı bana bir ayna gösterdi. Aynaya sinirle fırlattım feneri, ayna tuzla buz olurken bana adımı söyledi. Buldum, yemin ederim ki buldum, böylece öğrendim yüzüncü ismi.
İşte o gün der bu gün buradayım. Şamdanına mumlar takar, yağ lambanı yakar, sandığına ahdimi koyarım. Bilmezler ki ben buradayım. Onlar işitmese de ben duyarım. Korkma Ey Acı Çekenlerin Tanrısı, ben buradayım.
Yorumlar
Yorum Gönder