Dandik Bir Gül Dalı

  Yeni başlayan günü hangisine göre ölçeriz? Surya’ya göre mi Çandra’ya göre mi? Helios’un tekerlekleri alev alev yanan arabasına bakarak mı anlayacağız, Selene’nin soluk ışığı parlayan gümüş arabasına bakarak mı? Günün gece yarısı başlaması ve yine gece yarısı bitmesi bana hep saçma gelmiştir. Göğün yüzüne yerleştirilmiş iki ulu fener ve sayısız buseye saygısızlık gibi gelir bana hep. Hele de şehir ışıkları, tam bir küfürdür! Göğün yüzüne kondurulmuş ufak buseler, minik elmas zerreleri artık görünmez olmuştur onlar yüzünden.

    On iki saat ve hatta daha da sonrasında cıvıl cıvıl olan sokaklar şimdi tek tek insan barındırıyor. Onlar da çoğunlukla şehvet ya da alkolle sarhoş olmuş avaneler. Bazılarının damarlarında dolaşan tek istilacı hormonlar, alkol ve nikotin de değil üstelik. Etlerine baktığımda gözlerim hemen seçiyor. Günahın işaretlediği bedenler seçilebilir. Diğerleri tarafından bilinçli olarak değil, onlar ateşe çekilen sinekler misali çekilirler. Olağandır. Acı tatın zehirlediği ten tatlı olur. Duman ve toza bulanmış kaslar iksirlidir, saçların ucundaki omuzlarda sokak lambaları parlar.

    Ellerimi cebime sokmadan caddeden sağdaki ikinci sokağa sapıyorum. Buralar trafiğe kapalı. Ne muhteşem! Kalitesiz metal ve bolca petrol artığından imal edilmiş araçlar toprağı doldurmakla kalmıyor, havayı da kirletiyor. Göze de çirkin geliyor üstelik. Onlara bayılsam da arabasız, motosikletsiz bir sokak her zaman bana daha cazip görünmüştür. Ellerimi cebime koymak istemiyorum. Zira o mevsimde değiliz. Eğer Yaz yeni ölüyorsa, Mabon yaklaşıyorsa küçük rüzgar kıvılcımlarının parmaklarım arasında dolaşmasını seviyorum. Kadim moleküllerin hissini kim sevmez ki? Eskiden böyle düşünürdüm. Fakat gördüm ki pek çokları olağan duyuları alamayacak kadar dalgındır. Pek çokları yolda yukarı aşağı gider gelirler. Yolda olduklarını bile fark etmezler. Halbuki önemli olan varılacak yer değildir, varmak dahi değildir; mühim olan yolda olmaktır. Varmak anlıktır, biter; yolun dahi sonu vardır. Lakin yolda olmak, asla sona ermez. Bu bir varlık halidir, yaratımdır, yaratılıştır.

    Başım çatlıyor sanki. Frontal lobumun ortasında, onla aynı taşıyan frontal kemiğinin önünde adeta küçük bir şimşek çakıyor. Gök gürültüsünü ise alnımın dört bir yanında hissediyorum. Süldem acı çekiyor. Alnımı ovuşturuyorum. Fiziksel bir acı ruhsal bir yaradan çok daha yeğdir.

    Bunun da kokusunu alıyorum. Girdiğim sokakta bir kitapçı var, kitapçının yanında ileride de banklar sıralanmış. Bankta oturan bir delikanlı gözüme ilişiyor. Kitapçının yanındaki köşeye, kaldırım kenarına bakıyor. Gözleri bakıyor ama orayı gördüğünden emin değilim. Gözleri bir perdenin üzerinde geziniyor adeta. Yaşamla ölümü, şimdiyle geçmişi, bugünle dünü ayıran kurşuni bir perde bu; delikanlının gözleri perde üzerinde kayıyor, koyu boz renkli zemine temas ediyor. Sigara bile içmiyor genç adam. Cildinden, boğazından, tiroid kemiğinden ve hatta soluklarının iniş kalkışından belli. Parmakları dizlerinin üzerinde, kalçası ve beli bankta geriye yaslı. Gözleri sokakta gezinen genç ve tatlı kızlara dahi takılmıyor. Perdede izlediği sahne canlı olmalı.

    Ne izlediğini de görebiliyorum. Bizim gibiler bunun için yetiştirir gözlerini. Uzaktaki binaları, arabaları, kadınları değil ama katman katman perdeleri, kainatı dokuyan iplikleri, insanlardan dökülen sudeleri izleriz. Hepimizin vardır hayaletleri, biz de o hayaletleri gözleriz. Bu delikanlıda olduğu gibi.

    Kitapçının dışındaki hemen yan köşede Yarı saydam, grinin türlü tonlarında görüyorum onları. Genç adamın kendisi, orada ayakta duruyor. Ellerinde bir tek gül dalı tutuyor. Dolaşan satıcıların birinden almış olmalı. Gülün kalitesizliğinden, delikanlının heyecanından, yüzünü Güneş misali parlatan tebessümünden belli. Dudaklarının kenarları iyice gerilmiş, gülümsüyor ve yer yer kuruyor. Bir kadını öpme arzusunun heyecanı ile titriyor. Bir o kadar da mahcupça. Delikanlının bankta oturan haline çeviriyorum yeniden gözlerimi. Teni çok daha solgun, gözleri çok daha mat, dudakları birbirine bastırılmaktan beyazlamış ve kurumuş. Gözlerimi yeniden duvara çeviriyor, hayaletlere bakıyorum.

    Delikanlının karşısında onunla aynı gri tonlarda salınan, dalgalanan bir genç kız var şimdi. Saçları alelade düzleştirilmiş, sade bir makyaj, sıradan kıyafetler… Kız gülü delikanlıdan alıp parmak uçlarında tutarken ucu yuvarlak, küçük burnuna götürüyor; kokluyor. Kokuyu beğenmiyor. Ağırlığını sol bacağına vermiş ama her iki dizi de ekstansiyonda. Gitsek ya diye bekliyor, çocuğa öylesine bir sıcaklıkla bakarken. Onun da gözlerinde ufak bir masumiyet ve belki de heyecan var. Ama kim daha çok seviyor deseniz, çocuk elbette.

    Projeksiyon kaybolduğunda gözlerimi yeniden banktaki çocuğa çeviriyorum. Başını yere eğmiş, bir elinin parmakları diğer elinin avuç içini ovuşturuyor. Anlamak güç değil. Her çağda, her göğün altında benzerleri yaşandı. Zira delikanlının arkasına baktığımda çok daha koyu renklerde ilerleyen iki başka hayaleti görebiliyorum. Saçları özenle taranmış, fönlenmiş; kıyafetleri çeşitli markaların amblemleri ile bezenmiş; dar giysileri protein tozlarına, besin takviyelerine ve pahalı ekipmanlara boğulmuş vücuduna yapışmış. Dahası yürüyüşünden, yanındaki genç kıza bakmaya tenezzül dahi etmeyip kendisini göz ucuyla süzen diğer kadınlara gözlerini atışından ve yüksek sesli, kaba sözlerinden anlaşılıyor nasıl bir adam olduğu. Bol testesteron, düşük zeka ve çorak bir yürek. Yanındaki genç kız ise elinden tutmuş, zafer kazanmış gibi yürüyor sokakta. Diğer eli ise göğsüne doğru bükük, bir demek-koca bir demet gül tutuyor. Yüzünü göremesem de biliyorum bu kızın az önce daha soluk ve mütevazi bir hayaletini izlediğim kız olduğunu.

    Ellerimi fark etmeden cebime sokmuşum, yüzüme bir tebessüm oturmuş, başımı yavaşça sağa çevirip iki küçük açı sallıyorum. Küçük hayatlar, genç ruhlar, dar yolculuklar, ufak dertler… Yine de bir insanın çektiği acı, genç ve iyi bir çocuğun hastalıklı ve takıntılı bir kalıntıya dönüşüşü. Tabii bu bir bahane değil, bunu da öğrendim. Aydınlık ve karanlığı ayıran çizgi hepimizin kalbinin ta içinden geçer. İnsan bazen bir azize dönüşür, bazense bir şeytana. Ama adı değişmez ve biz bu ada iyiyi ve kötüyü yükleriz. Bir hikayenin yiğit kahramanı, bir başka hikayenin aşağılık canavarıdır. Hatta benim bile aynı hikayede hem cesur şövalye hem de günahkar şeytan edilmişliğim vardır. Çok eski zamanlarda, dün kadar yakında.

    Yumuşak ama hızlı adımlarla yürüyüp delikanlının yanına oturuyorum. O beni görmüyor tabii, işitmiyor bile. Ben de yapmaya geldiğim şeyi yapıyorum. Sol elimi genç adamın sağ omzuna koyup kavrıyorum. Orta parmağımdaki gümüş yüzük soğuk soğuk parlıyor sokak lambaları altında. Hafif, çok hafif bir yel esiyor. Delikanlı ürperiyor, şöyle bir doğruluyor, karşıya bakıyor. İçine doğmuş olacak ki ayağa kalkıyor usulca. Dönüp bir banka, az önce oturmakta olduğu yere bakıyor. Bir şey unuttuğu hissi var içinde. Yüzünde biraz afallamış bir ifadeyle dönüyor. Yumuşak ama hızlı adımlarla yürümeye başlıyor. Sokaktan çıkmadan elini cebine atıyor, telefonunu ve kulaklığını çıkarıyor. Metroya, evine, hayatına dönecek.

    Onu kıvançlı gözlerle izlerken bakışlarım beyaz montlu sırtından ayrılıp soluma, oturmakta olduğum banka kayıyor. Silik gri renkli bir hayalet, genç delikanlı, parmakları arasında dandik bir gül dalıyla yanımda oturuyor. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kesik Kelam

Öteki Zahidin Duası

Var Olmayan Yer