Nar Kokulu Kadın
Tanrı’nın kokulara saplantılı bir adam olduğuna yemin edebilirim. Hani derler ya “Yemin edebilirim ama ispatlayamam”. Tıpkı öyle, Tanrı da oturup bir şeyler karalayan, satırlarıyla bir şeyleri zuhur ettiren bir adam olmalı. Duyguları olan, düşünceleri olan; incinen, kırılan, kızan, yorulan, yıpranan, tükenen, ümit eden, ümit etmekten korkan… Böylece liste uzar gider; nereye kadar, bilmem. İman edeceğim bir tanrı varsa o da çoğunun iman ettiği gibi kadiri mutlak bir ilah olurdu. Ama iman etmeyi arzu edeceğim bir tanrı varsa o kesinlikle böyle bir tanrıdır. Kalbi kırık, kafası karışık, gözleri kurumuş, zihni yorgun ama eterik katmanı yumuşak. Alnında birkaç yaş çizgisi, saçları başının her iki yanında belli belirsiz kırlaşmış. Bu kırları ancak annesi görebilirdi. Tanrı’nın annesi olur mu? Neden olmasın? Olmaması kuşkusuz daha epik olurdu. Musa’nın tanrısının da annesi yoktur. Çölde güreş tutabilir, devasa bir savaş arabasının yanan tekerlekleri üzerinde seyahat edebilir ama bir annesi olamaz. Garip, uzak, eksik.
Tanrı’nın kokulara bir ilgisi olmalı. İshak’ın, İsmail’in, İsa’nın tanrısından bahsetmiyorum. Bir şeyler karalayarak içindeki çağlayanları damlalara bölmeye çalışan, ıstırap çekmiş, merak eden, kavramaya çalışan zavallı tanrıdan bahsediyorum. Hani her şeyi büyütmeyi pek bir seviyoruz ya, övmeyi, yüceltmeyi, kusursuzlaştırmayı. Bunların peşinde koşmayı. Aman kusursuz olalım, aman muhteşem olalım, aman harika olalım, aman dört başımız mamur olsun. Katılmıyorum. Hayır. Bana göre kusurlar güzeldir. Kusurlarla olan güzeldir. O kusurlar karşılığında, o eksik taşlar karşılığında nice elmaslar alındı; nice Ay’lar değişildi, haberin var mı? Ne hoş olurdu eksik olmak, ne hoş olurdu kırık olmak, ne hoş olurdu kabullenmiş olmak! Böylece sevilmek, böylece istenmek, böylece benimsenilmek ve sevmek, istemek, benimsemek. Çok bir şeye gerek var mıydı? Soruyorum sana, evet evet sana. Bu satırlar bana mı yazılmış diyen sen, şüphelenen; evet, sana soruyorum. Şüphe ediyorsan doğrudur zira. Bu satırlar sana yazılıyor. Soruyorum sana. Çok bir şeye gerek var mıydı? Halihazırda sahip olduğumuzdan fazlasına gerek var mıydı? Halihazırda sahip olduğundan fazlasına gerek var mıydı? Halihazırda sana verdiklerimden fazlasına gerek var mıydı? Yanıldı mı koskoca Sabahattin “Bir insan bir insana herhalde yeterdi,” derken? O enfes kalem, o devasa yürek bu satırı kaleme alırken senden daha mı cahildi? Senden daha mı az sevmişti ya da güvenmişti ya da inanmıştı ya da senden daha mı az yaralıydı? Bu satır nasıl devam eder? Şöyle der Ali: “Bu sefer inanmak ve ümit etmek kabiliyetini ben kaybetmiştim.” İşte bana yaptığın şey bu. Aslında sen yapmadın bunu, büyük bir sürünün üyesisin. Büyük bir güruhla el ele verdin. Bir masanın iki yakasında oturup içerken bağıra çağıra sitemkâr şarkılar söyleyeceğimiz insanların yaptığını yaptın, eserlerini devam ettirdin.
Senden nefret ediyor değilim. Kötülüğünü arzu ediyor hiç değilim. Herhangi bir şey arzu ediyor değilim. Hacer’ül Esved’in o gediğe iliştirilmiş olması gibidir bende bir... şeyler. Sadece var olduğunu bilmek isterim. Bu kadarıyla yetinirim ben; böylesi alışkınım az olmaya, eksik olmaya. Önemli olan olmaktır zira, hiçlikten ayıran tek şey budur. İçine kainatlar sığar, sığdı da. Nefret etmiyorum. Affettim mi, hayır. Unuttum mu, hayır. Ben asla unutmam, hiçbir şeyi. Tanrı’nın bir laneti, bir kutsaması; çıraklık eseri olarak. Bırak, Tanrı aşkına bırak, onlar ustalık eseri olsun. Onlar burnundan kıl aldırmasın. Onlar gururlu olsun. Onların uğruna savaş verilmedi. Bundandır zaten nefret ettiler. Komiktir, gariptir ya senden değil, benden. Mühim değil. Savaşın manasını hiçbir zaman görebildiğini sanmıyorum. Ne bir başka kadın şanslıydı senin kadar ne de bir başka erkek yiğitti benim kadar. Bunu bir böbürlenme olarak söylemiyorum. İnandığım değil, sevdiğim tanrı adına yemin edebilirim. Ama yine de mühim değil. Bir şeyin varlığından çok, yokluğunun mana ifade ettiğini keşfedeli epey oldu. Belki karamsarlık, belki kabulleniş, belki öğrenilmiş çaresizlik, belki vazgeçiş, belki kılıf uydurma… Bu da mühim değil.
Bu nefret etmek değil. Bu kıskanmak değil. Bu kızgınlık, kırgınlık, şaşkınlık; hepsinden biraz. Ama hepsinden öte anlam verememektir. Temel gereksinimim hep bu oldu: Anlam verebilmek, manayı duyumsayabilmek. Ve elbette verdiğin için alabilmek, aldığın için verebilmek. Tyr kolunu Fenrir’in dişleri arasına bırakırken bir an bile düşünmedi. Çünkü o zincirin orada olduğunu biliyordu. Ben de biliyordum. Ama o zincir orada değildi. Ardından zincir sandığım şeyin koca kurdun dişleri olduğunu gördüğümde tebessüm ettim. Senle konuşurken ettiğim tebessümler cinsinden bir tebessümdü lakin manası özgeydi. Görüyor musun? Manası özgeydi. Bunu anlayabiliyor musun?
Tanrı’nın kokularla özel olarak ilgilendiğini düşünmek huşu veriyor. Buna inanmaktan bahsetmiyorum, bunu… hoş bulmaktan bahsediyorum; sevmekten, bunu lirik bir ilgiyle tezahür ettirebilmekten. Kokular ironiktir. Bir kokuyu asla anımsamayız. Ama unutmayız da. O kokuyu almadığımız sürece o koku yoktur, sanki hiç var olmamıştır. Ama o kokuyu yeniden aldığımızda, hiç gitmemiş gibi, ilk günkü gibi oradadır; vardır. Kokular bizle alay eder. Bir dostun kokusu, annenin kokusu, bir yârin kokusu… Herhangi bir sıfat, unvan veremediğin bir insanın kokusu hele, yarım kalmışlığın kokusu haline gelir.
İşte bu, olgunun özü. Çaldığın, kestiğin, izin vermediğin şeylerin kokusu haline geldiği için kokuna kızgındım. Bir tanrıça olabilirdin, bir masal olabilirdin, bir arkentaşı olabilirdin, bir yıldız olabilirdin. Kızıl bulutlar arasında, gece göğünün üstünde, tek bir soluk ışık ama gerçek bir ışık olarak orada asılı kalabilirdin. Süslü kelimelerle sabaha kadar devam edebilirim ben ama tek bir kelime ile söyleyeyim: Olabilirdin. Var olabilirdin. Olmalıydın, demek istemiyorum. Bu böyle olmalıydı, şu şöyle olmalıydı demek istemiyorum. Ama emin olduğum bir şey var ki böyle olmamalıydı. Bu, değildi. Hak ettiğin neydi, bilmiyorum. Arzu ettiğin neydi, onu da bilmiyorum. Artık bir önemi de yok. Sadece olması gereken bu değildi. “Gereken” ya da “hak etmek” gibi sözcükler ne ifade ediyor, bunu da bilmiyorum. Zira bazen bir sözcüğün altında koca bir evren saklıdır. Bağnaz bir adam değilim. Hiçbir zaman olmadım. Bazen geçmişi tamamen yakıp küllerini rüzgara savurmak gerekir, bilirim. Ama rüzgar var mı, küller var mı; bunu bilmek başka bir şey. Korkuların vardı, çekincelerin vardı; bense senden korkuyordum. Zira beni korkutan tek bir şey vardır: Bilinmezlik. Tek korkumdur bilmemek, bilememek, idrak edememek.
Bir yazar olmaya giden yol bir kadına mektup yazmaktan geçer. Eninde sonunda, bundan kaçamazsın. Bu bile tanrının varlığına bir kanıttır. Nasıl bir tanrının? Gerçekten umrumda değil. Tanrı böyle istemiştir. Bir kadına, asla ona söylemeyeceğin ya da söyleyemeyeceğin şeyleri karalamak tanrının emridir. “Milena’ya Mektuplar” beni hep etkilemiştir. Mektup yazdığımız kişi o kadın mıdır; o kadından kalma bir tayf, bir hayalet, bir anı mıdır? Yoksa o kadından sonra bizden geriye kalan hayalet midir? Kafka’yı ya da Zweig’i okurken aklıma bu gelirdi, bunu merak ederdim. Bunun da bir önemi yoktur elbette, senin için hele.
Kokunu hatırlamıyorum. Ama bir yerlerde saklı olduğunu biliyorum. O kokuyu yeniden aldığımda hatırlardım, biliyorum. Yeniden alacak mıydım, bilmiyorum. Yeniden almayı istiyor muydum, bilmiyorum. Benim gibi biri için bilmemenin ne denli zor olduğunu tahmin bile edemezdin. Fakat bildiğim bir şey varsa o da güvenin her kokudan değerli olduğuydu. Güven, inanç, itimat; sırtını yaslayabilmek. Bir adam için, en azından benim gibi bir adam için, her şeyden mühimdi ve her şeyin ilkiyle sonunu verirdi.
Birkaç saat sonra, içerisinde ne yazdığını dahi hatırlamayacağım bu satırlara son verirken konuştuğum aslında kim, dertleştiğim kim kestiremiyorum. Sen miydin, ben mi, bu satırları okuyan herhangi bir çift dide mi? Bundan da emin değilim. Önemli ya da fark eder mi? Bundan da emin değilim.
Bunu söylemezsen ona nerden bilsin vahiy mi insin bekliyorsun
YanıtlaSil👌🏻
YanıtlaSilBu nasil bir kalem, hem derin hem de bir o kadar akıp giden cümleler...👏👏👏
YanıtlaSil