Koca Taçlı Adam

  Başında altından bir taç vardı. Tacın üzerinde yakutlar, zümrütler, safirler kakılmıştı. Kenarları asma yapraklarını andırıyordu, kıvrılıyor, bükülüyor, tacın etrafını tavaf ediyordu. Kıymetli taşlar ve ağır altın kaplamayla boyun kaslarına öyle bası yapıyordu ki tarife kelimeler yetmezdi. Nasıl yetecekti ki? Tacın üstünde “Onların Tek ve Gerçek Kralı” yazıyordu. Onlar’ın yükü adamın kafasının üstündeydi. Onlar’ın sevapları ve günahları, yaşanan her mutlu ve efkarlı an, doğan her bebek ve öldürülen her çocuğun ruhu onun kafasının üstündeki bu servetin içinden geçiyordu. Bunu görebiliyordum. Durduğum yerden, bulutların üstünden ve yerin altından tüm bu altından sürüncemeyi seyredebiliyordum.

    Adam tepelerde duruyordu. Daha doğrusu tepeleri aşmış, yaban otları ve cılız çalılarla kaplı kısır toprağın üstünde yürüyordu. Ona göre kısır tabii, insanlar hasat vermeyen toprağı kısır sayardı lakin hiçbir toprak kısır değildi; her türünde türlü yaşamlara ya da ölümlere, mucizelere gebe kalır, üstüne de doğum yapardı. Adamın üstündeki bilmem kaç hayvanın kürkünden yapılmış pelerini yerleri süpürerek ilerlerken tüm bunlardan habersizdi. Mağrur başı göğe bakıyordu. Yaşlılıktan arıklamış ayakları yere, arzı delecek gibi basıyordu. Sanki bu tepeleri, karşıki alçak dağları o yaratmıştı. Yaratmamıştı ya sahibiydi işte. Hiç varlığından haberi olmadığı canların, ruhların, suretlerin ve siluetlerin sahibiydi.

    Kardeşlerim bilse bana kızarlardı, benle alay ederlerdi ya olsun. Durmuş izliyordum yaşlı adamı. Geniş, adaleli omuzlarından kaç savaş geçtiğini; dipleri nasır bağlamış parmaklarının kaç kılıcı kavrayıp kaç yurdu fethettiğini kestirmeye çalışıyordum. Adam pelerin-paltosunun iki yakasından tutup arşı tutuyormuş gibi kendinden emin yürürken her bir adımına bakıyordum. Gözlerim adamla ayağının altında ezilen kuru otlar arasında gidip geliyordu. Her bir ot ezildiğinde ve her bir soluk alınıp verildiğinde yerden suya, sudan göğe, gökten suya, sudan yere; hepsini, tek tek izliyordum. Öyle hoşuma gidiyordu ki bu sanata tanık olmak, öyle nefesimi kesiyordu ki bunu kuzey yeline anlatıyordum. O da bana tebessüm ediyordu. Çokça konuşmazdı. Neylesin?

    Kafasında koca taç, sırtında koca kürk pelerin-paltolu adam kaç adım attı, kaç otu ezdi, Yer Ana kaç evladına ağır etti; hatırlamam. O yürüdü, ben izledim. O tepelerin üstünde durdu, ben izledim. O ülkesine gururlu gözlerle baktı, ben izledim. O bakışlarıyla her bir karış toprağını, ülkesini, tebaasını taradı; ben yine izledim. İzledikçe de kuzey yeline laf verdim. İzledikçe de kuzey yeline sır ettim. Derken zamanın çarkı döndü, sıkça olur bu. O kadar sık olur ki neredeyse hiç denk gelmezsin. Döndü, Ay ve Güneş bir kere ya deveran etti ya bin kere yer değiştirdi bilmem; dostum kuzey yeli esti. Gitti adama laf verdi. Gitti koca taçlı adama sır etti. Kuzey yeli suratına değdiğinde, tacının üstünden esip gittiğinde bir durdu koca taçlı adam. Kalakaldı öylece. Yel, adamın kürklerini uçuşturmak şöyle dursun kıpırdatamadı bile. Yine de adam durdu. Kürklü pelerin paltosunun iki yakasından tutmuş halde durdu. Ben yine koca taçlı adamı izledim. Kuzey yeli nereye gitti, ne yana esti; hiç anlamadım. Ama yine de izledim.

    Koca taçlı adamın dizleri büküldü, diz kapakları toprağa vuslat etti. Adam titremeye, sarsılmaya başladı. Ben izledim. Adamın yüzü kasıldı, buruş buruş oldu. Gözlerinden yaş bile akamadı, yıllar gözyaşlarını alıp götürmüştü. Koca taçlı adam, koca tacı sallana sallana sarsılmaya başladı. Elleri kürklü pelerin paltosunun iki yanını sıkı sıkıya tutmuş halde, koca taçlı adam sarsıla sarsıla ağladı.

    Ben izledim. Güneş Ay’ı bir tur bile kovalayamadı. Hiç kimse fark etmedi bile. Kuru otlar nazlı nazlı, bir batıya bir doğuya salındı. Niye, ben anladım. Bir saksağan diğerinin ardı sıra havalandı, kumral bir delikanlıyı selamladı. Ne dedi, ben anladım. Güzel, gençten bir kız sözünü çiğnedi; ederini sattı. Ne karşılığında, ben anlamadım. Önemli de değildi. Dünya denen bu kumarhanede öyle şeyler olup bitiyordu ki onlar da öylesine çok önemliydi ki umrumda olmadı.

    Koca taçlı adam sarsıla sarsıla ağladı. Koca tacı kafasından kaydı, kısır sandığı toprağa düştü, toza bulandı. Koca taçsız adam hanidir sonra kalktı, dizlerindeki tozları tokatladı. Yerde duran koca tacını aldı, şöyle bir hohlayıp kürklü pelerin paltosuyla sıvazladı. Koca tacı kafasına taktı, yine koca taçlı adam oldu. Ben hepsini izledim. Tepeden aşağı salına salına, bu sefer kuru otları bile yaratmadığını bilen adımlarla indi gitti; gözden kayboldu. Ben yine izledim.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kesik Kelam

Öteki Zahidin Duası

Var Olmayan Yer