Istırap
Fırtına koşuyor, rüzgar yeryüzünü bir cücenin çekici ve örsü arasında kalmış gibi dövüyordu. Tenini yalayıp geçen rüzgarın içinde bir şey, serinlik, ustura misali etini kesiyordu. Aslında, o o an farkında olmasa da ne soğukta ne de rüzgarda garez vardı. Etini kesen usturalar içindeydi. Mabedindeki ışık o kadar koyu bulutların arasında kalmıştı ki genç adam bu ebedi ışığın hüzmelerini göremiyordu. O çok sevdiği replik kulaklarında çınlıyordu: “Önümde gördüğüm tek şey… karanlık.” Karanlıktan korkusu yoktu. Karanlık içinde olmak ya da karanlığı görmekten de korkmuyordu. Diğerlerinden o kadar fazla şey görmüş, duymuş, bilmiş ve hissetmiş durumdaydı ki bunların hiçbirinden zerre çekincesi yoktu. Onu bunların aksi korkutuyor, korkutmakla da kalmayıp ruhuna işkence ediyordu. Bir derin okyanus, bir Mariana Çukuru canlısını alıp sığ bir kumsal kenarına bırakmak ona nasıl hissettirirse genç adamın hissettiği de buydu. Bu sığlık, bu bulanıklık içinde nefes alamıyordu.
Kusmamak için kendini zor tutuyordu. Sorun midesindekilerde değil. Sözcükleri, sözleri, gölgeleri ve ışıkları, Ab-u Hayat’ı kusmamak için kendini zor tutuyordu. Öyle bir yerde, öyle bir ortamda Ab-u Hayat’ın dahi ziyan olacağını biliyordu. Fanîlerin değerini bilmeyeceği, ne olduğunu bile idrak edemeyeceklerinden öylesine emindi. Ellerinin içi titriyordu. Parmakları karıncalanıyordu. O parmaklar killerden yoğrulmuş tabletleri ve o tabletleri işlemiş çivileri ellerine almamalıydı. Alırsa kıyameti koparacağını biliyordu. Alırsa her şeyi mahvedeceğini biliyordu. Yine de bunu arzuluyordu. O değil, kendisi değil; içinde bir yer, bir şey bunu körüklüyordu. O kadar derindi ki içi, o kadar dipsizdi ki o içindeki şeyin ne olduğunu kestirmesi imkansızdı. Tanıması, görmesi de öyle. Göremediğin bir şeye karşı savaşamazsın da değil mi? Onlar kendilerini cesur sanır zira ejderhaları devirmiş şövalyelerdir. Ya arzın köklerinin de altında, çok derininde, çekirdeğinin bile altında saklanan kadim… hiçlikleri kim devirebilir? Bunu kim anlayabilir?
Dizleri üstünde yere çöktü. Zira bacakları artık onu taşıyamıyordu. Kemiklerinin içi boşalıyordu sanki. İliklerinin içerisindeki materyal kalsifike olmuş gibiydi. Zamanın kumları misali tane tane, zerre zerre bir şeyler dökülüyor, ufalanıyordu. Diz kapakları ve kaval kemiklerinin ön yüzü yere düşünce dünya adeta iliklerine kadar sarsıldı. Bu sarsıntı ani ve dalga dalgaydı. Dünyanın bir ucundan ötekine kadar ulaşmıştı. O an fırtına durdu. Yağmur kesildi. Rüzgar sustu. Yeryüzü derin bir sessizliğe gömülmüş, nefesini tutmuştu. Tek bir ışık hüzmesi yerkabuğuna zorlukla ulaşıyor, tanrı bu gezegenin adını artık hatırlamıyordu. Derken genç adam parmaklarını karşısına kaldırdı. Uzun, kemikli parmaklarına baktı. Derin bir nefes alıp bu minik kasları kasması, nefesi boşaltırken parmaklarını göğsünün iki yanına saplaması bir olmuştu. Fırtına yeniden koptu. Rüzgar birden kükremeye başladı. Gökyüzünü kızıl bir ışık kapladı. Genç adamın parmakları derisini kesip etine geçtikçe, tırnaklarının içi parçacıklarla doldu; kenarlarından şaraplar döküldü. Göz kapakları öyle sıkı kasılmıştı ki gözlerini hissetmiyordu. Gırtlağından herhangi bir ses yükseliyor olsa da o duymuyordu. Zira acı, kalan her duyuyu süpürüp dökmüş; bir yılan misali sarıp boğmuş gibiydi.
Az önce ulaşmaya çalıştığı yerdeydi. Yokuşu tırmanmış, bulutlarla gözleri aynı hizada olmasına ramak kalmış, engin denizi izliyordu. Tamamlanması nasip olsaydı, bu uçurum Babil Kulesi boyundaydı, tanrının boyu kadardı.. Denizin sesi bu yükseklikten işitilmiyordu. Herhangi bir dalga olup olmadığı da gözlemlenemiyordu. Burada sadece uçurum, kırk renkte yarı şeffaf bulutlar, bulutların arkasında silik ama güçlü bir ışığın hayaleti vardı.
“Başaramayacağını söylemiştim kardeşim. Tüm kardeşlerimiz söylemişti ama dinlemedin.” Arkasından gelen sesin sahibine dönüp bakmaya gerek yoktu. En son iki bin yirmi küsür yıl önceki önemli bir olayda gördüğü büyük kardeşlerinden biri olduğunu biliyordu. Altı kanadının hışırtısını burada bile işitebiliyor, teninden yayılan ışığı seçebiliyordu. Hem ses tonundaki kendinden eminlik, küstahlık, kıvanç ve zafer kazanmışlık hissi ona hiç de yabancı değildi.
“Sesini kes ve mesajlarını taşı, kardeşim.” Son sözcüğü abartılı bir vurguyla söyledikten sonra sağ elini usul usul kaldırıp gözlerini denizden ayırmadan, kırmızıya bulanmış avucunu açtı. Avucunun içinden kendi yumruğu büyüklüğünde bir şey yüzlerce yıl sürecek düşüşüne başladığında büyük kardeşinin haklı olduğunu bilmekten de öte göğsünde yeni bir hissi deneyimliyordu. Göğsü artık acımıyordu. Orada sadece bir boşluk vardı. Hiçlik artık daha yakın görünüyordu.
🔝
YanıtlaSil