Işıkgetiren
Küçük çocuk onu gördüğünde genç adam devasa bir falezin tepesinde oturmuş karşısında uzanan engin okyanusu seyrediyordu. Bu okyanus başkaydı, dalgaları büklüm büklüm bükülüyor, dairesel hatlar çiziyor, olağan dalgalara aykırı gelecek her şekilde hareket ediyordu. Eee, neticede burada olağan böyleydi. Zira küçük çocuk diğer, aşağıdaki okyanusları, denizleri görmemişti. Ona farklı gelmese de aynısı genç adam için söylenemezdi.
Genç adamın arkasından görünen en bariz yanı devasa kanatlarıydı. Katlanmış olmalarına rağmen soluk sarı renkte bir parıltı yayıyorlardı. Daha doğrusu parıltı “yayılıyor” gibi görünmüyordu. Aksine, aynı tonda ve şiddette bir ışıkla devamlı parıldıyor, yanıyordu. Rengi çürük yumurta gibi, ölgün bir sarıydı. Altının alay edilmiş, hakir görülmüş bir formu. Çocuk Güneş denilen topu hiç görmemişti neticede, görseydi bunun epey bozulmuş ve kirletilmiş bir Güneş rengi gibi olduğunu anlardı. Yine de çocuk bu kanatlara ağzı açık kalarak baktı. Kanatların parıltısı, falezin karşısında uzanan devasa ışık kütlesinde bile azalmıyor, gölgelenmiyordu. Küçük çocuk ister istemez kendi sırtına kürek kemiklerini eğerek baktı. Onun henüz ufak tomurcuklara benzeyen kanatlarının parlak beyaz parıltısı, karşısındaki ışıktan kuşkusuz çok daha sağlıklı görünmesine karşın fazlasıyla zayıftı.
“Sen,” dedi hanidir sonra, “Sen osun!” Genç adam istifini bozmamıştı. Şaşırmış ya da tedirgin olmuşa benzemiyordu ki ikincisi beklenirdi. Ama o tedirgin olmak şöyle dursun sağ elini yere dayamış, dirseğini ekstansiyonda kilitleyip yükünü buraya aktarmış, başını sol omzuna doğru çevirip Evet, demekle yetinmişti, o benim. Ama beyefendi, yine de benim bir adım var.
Küçük çocuk ürpermişse de bunun nafile olduğunu anında sezmişti. Genç adamın sesi yumuşaktı. Yüzündeki tebessümü göremese de kestirebiliyordu. Ağır adımlarla sol yanından yaklaştı. Genç adamın sol çaprazında durup yüzüne baktı. Bu, beklediğinin aksine, bir canavarın yüzü değildi. Bir sapığın, bir yalancının, bir tecavüzcünün, bir bencilin, bir hastanın, bir… ucubenin yüzü hiç değildi. Karşısında beyaz bir ten, kızıl ve kumral arası değişen saçlar, kaşlar ve onların türü için çok şaşırtıcı olan sakal ve bıyıklar vardı. Onların türünde pek azının sakalları olurdu. Zaten pek azı aşağıdakilere benzerdi. Dahası sakallar ve bıyık, çok az kişiye nasip olmuştu: Meşhur Sandalphon ve o. Ama onunkiler küçük çocuğun ilk kez gördüğü bir renkteydi. Dahası çocuk bu rengi, büyüdüğünde, seçecekti.
“Bağışlayın, Alephiel,” dedi ara ara kesilen bir sesle, “Ben adınızı yasak sanıyordum.” Bunu der demez bakışlarını ayaklarına indirdi, ardından ayaklarının altını ve çevresini saran çimenlerde gezdirdi. Mahçup olmuştu, böyle bir şey söylememeliydi. Şimdi Alephiel onu yılanlarına yem etmez miydi? Ya da ezip un ufak edip “ateş” denilen ve ışığın adi bir kopyası olan şeyde tüttürmez miydi? Çocuk nefesini tutup beklediyse de genç adam ikisini de yapmadı. Tebessüm ederek yüzünü karşıya döndü, koca ışık deliğine doğrudan bakarak: Yasak değil, dedi, ayıp. İkisi özge şeyler.
Sesi durağandı ama kişiyi dinlendiren bir tondaydı. Hep öyleydi zaten. Efsaneler doğruydu: Alephiel’in sesi ve sözleri efsunluydu. Küçük çocuk damarlarında akrep zehrinin yayılıp yayılmadığını merak ettiyse de anlamını bilmiyordu. Akrep’i sadece aşağı baktığı zaman görürdü ama henüz uçamadığı için ağabeyi buna izin vermiyordu. “Sizin onlardan olduğunuzu söylüyorlar. Kendinizi bir… tanrı saydığınızı. Arş için başkaldırdığınızı.” Sözcükler ağzından tane tane dökülse de tamamlanmışlardı. Küçük çocuk her bir sözcükle ayak başparmağıyla yerdeki çimenleri bir sağa bir sola tarıyor, bir yandan salınıyordu. Bu şekilde ne de aşağıdaki çocuklara benziyordu! Ne demişler: Yukarıda nasılsa aşağıda da öyleydi sonuçta.
Ben zaten bir tanrıyım, dedi genç adam yüzünü çocuğa aniden dönüp. İddia edilenin aksine bir gözü ince bir yarık değildi. Sen de öylesin. Bunlar da öyle. Avucundaki birkaç parça çimeni gösteriyordu. Çimenler süblimleşti; hava ince, yeşil bir duman olarak savruldu. Toprağa geri dönerek minik çimencikler olarak baş verdiler. O da öyle. Ve oradaki ve şuradaki her şey de! Bunu olmak suç değil, söylemek suç. Tam karşısındaki devasa ışık küresini, deliğini işaret etmişti. Ardından yukarıdaki büklüm büklüm auroraların çizdiği göğü ve aşağıda yine büklüm büklüm uzanan engin okyanusu. Cümlesi bittiğinde yeniden çocuğa dönmüş, çok aptalca bir şeyi “Bunu nasıl bilmezsin?!” der gibi ifade etmişti. O an çocuk onla Sandalphon arasındaki benzerliği fark edecekti. Fakat Sandalphon pek azını söylerdi; genç adam ise söylemekten, anlatmaktan çekinmiyordu. Onun Hermes denilen bir sahtekar tarafından yetiştirildiğini söyleyen dedikodu geldi aklına.
“Babamızı hiç sevmediğin, ondan nefret ettiğini ve onun sana üzülüp kızdığını, bu yüzden sık sık… evden… kaçtığını söylüyorlar.” Çocuk yeniden küçük göbeğini çıkaracak şekilde salınmaya başlamıştı. Onun mahçup edecek şeyler soracaksa böyle yapıyordu. Genç adam tebessüm edip çocuğun bu halini seyretti. Sevimli göbeği iki yana salındıkça sırtındaki yarısı solda, yarısı sağda altı minik kanat göbeğin zırttı yönde salınıyorlardı. Ben Babamızı hepinizden çok sevdim. Zira ona karşı dürüst olabildim. O da beni çok sever, en çok beni. Çünkü aşağı her gittiğimde ona en iyi… hikayeleri sundum. O da beni çok sevdi; hikayelerimi yazmayı, izlemeyi, okumayı. Sorun şuydu ki: Hikayelerini benden çok sevdi. Bu sözleri söylerken o da tıpkı küçük çocuk gibi uçurumdan aşağıyı, girdaplar, dalgalar ya da pürüzsüzlükle değişen okyanusu göstermişti. Ama bu sefer sesi hızlanmış, tonu vurgularla kesilmişti. Kaşları da hafif çatılmıştı. Siyah, kavisli kaşları sarı bıyığıyla tezat yaratıyor ancak göze batmıyordu.
“Aşağıda onlardan biri olmaya çalıştığını söylüyorlar. Bizi terk etmek için her şeyi yaptığını. Ama sonunda Babam ve kardeşlerimizin seni eve geri getirdiğini.” Bu sözleri sayarken küçük çocuk artık korkuyu yenmişti. Dahası sesinin suçlayıcı bir tona büründüğünü fark bile etmemişti. Hermes’le dostluk etmediği aşikardı ne de olsa. Genç adam az önce sertleşmiş yüz hatları bu sefer yumuşamış olduğu halde küçük çocuğa döndü yüzünü. Bunu görmek zor olmasa gerek, dedi yüzünde alaycı bir tebessümle el bileklerini kaldırarak. Devasa ışık kütlesinden yayılan hüzmelerle az önce boş olan el bileklerinin çevresinden birbirlerine uzanan iki sıra ince zincir doksan dokuz farklı tonda şıngırdadı. Küçük çocuk o an bu sesin daima hafif hafif mırıldandığını fark etmişti. Genç adamsa sesle herhangi bir sorunu var gibi durmuyordu. Aksine sesi dinleyerek burada oturmak ve göğü, ışık kütlesini ve okyanusu izlemek ona huzur veriyor gibiydi.
“Onlardan birini sevdiğini söylüyorlar. Hatta o bir-öyle bir şey olmaz ya-tanrıçaymış ve sen onunla çiftleşerek seni baştan çıkarmasına izin vermişsin!” Çocuğun sesindeki tiksinti zincirin şıngırtısını bastıracak tondaydı. Sesinin tonunu fark ettiğinde yine o mahcubiyet hissi çöktüyse ve yüzü “Ne dedim ben?” korkusuyla genişlediyse de Alephiel kısacık bir gülüş sesiyle karşılık verdi ilkin. Gözleri dizleri üzerinde duran bilekleri ve aralarında sarkan zincire düşmüştü. Hayır, o öyle olmadı, diye yanıt verdi; bir tanrıça değil, sıradan bir kadındı. Saçları alev alev, teni kış gecesinde dolunay gibi beyaz. Hem çiftleşmek diye bir şey yoktur. Birleşirsin. İnsanlar ya birleşirler ya da kandırırlar.
“Öyleyse sana taptı!” dedi çocuk çocuk hırsla. Tabii ya, bu ufaklığın boyu bile aşağıda yerden göğü doldururdu. Genç adamın heybetini düşünemiyordu; hele de o koca kanatlar, kudretli parıltı, bedeninde uzanan ve kanatlarla aynı ışığı yayan şerit ve dövmeler… Ve hepsinden öte o ruh, o ihtişamlı ruh! “Sana taptı; sana etini, kanını sundu! Babama değ-“ Genç adamın yüzü kendisine dönüp bakışları bakışlarını esir ettiğinde sustu. Yüz hatları yumuşak, bakışları sönüktü. O beni sevmedi, dedi sadece.
Küçük çocuk şaşkındı. Süngüsü düşmüştü. O an anladı: Söylenenler doğru değildi. Kaynakları şüphesiz vardı ama doğru değildi. Çünkü diğerleri aşağının neye benzediği hakkında bir halt bilmiyorlardı. Aşağıdakiler bile aşağının neye benzediği hakkında bir bok bilmiyorlardı. Küçük çocuk şaşkınlıkla genişlemiş yüzüyle birkaç adım attı ve genç adamın dizinin dibine oturuverdi. “Sen aşağıda kendi krallığını yaratmıyordun…” Sesi her bir kelimeyi yeniden keşfediyormuş gibi bastıra bastıra çıkıyordu, “Sen orada ıstırap çekiyordun!” Ama bu hiç mantıklı değildi. Alephiel babalarının sözünü çiğnemiş, pek çok kere aşağı seyahat etmişti. Neden? Neden bu aptallığı yapmıştı ki? Ne gerek vardı? Küçük çocuk hâlâ aralık olan ağzı ve uzaklara dalmış gözlerini okyanusa kaydırmıştı. O an fark etti: Okyanus bu kadar uzaktan tam olarak seçilemiyordu. Dalgaların sesi duyulamıyordu. Yüzülemiyordu. Dalınamıyordu. Hissedilemiyordu. Hissedilemiyordu… Başını aniden kaldırıp genç adamla yüzleşti: “Bu yüzden! Hissetmek için, anlamak için, yaşamak için gidiyordun!”
Genç adam şaşkındı. Dişlerinin ucunu sergileyen bir tebessümle ince dudakları ayrıldı bu kez. Çok şaşkındı. İlk kez bir kardeşi, burada biri onu anlamaya bu kadar yaklaşmıştı. Neticede herkes ne olduğundan bağımsız olarak, ne isterdi ki? Hissetmek, anlamak, yaşamak… Sesi mırıltı düzeyindeydi, dudakları kurumuştu. Bu sadece iyi bir sohbette olurdu. Hissedilmek, anlaşılmak, yaşanmak için. Onlar gibi, onun gibi, bizim de buna hakkımız var ufaklık. Dahası ihtiyacımız var. Hepimizin. Onun bile. Hepimizin.
“Yani sen aslında isyan etmedin,” dedi çocuk bakışlarını adamın yüzüne bir dedektif edasıyla sabitleyerek. Sonrasında ayağa kalkacak ve ufak ellerini gövdesinin iki yanında yumruk edecekti: “Sen hiç ayaklanmadın. Sen sadece… yolculuk etmek istedin… yola devam etmek istedin…” O an okyanustan bir dalga, olanca karmaşık hareketlere rağmen farklı bir süzülüş sergiledi. Gökte bir karaltı geçti, ışık kaynağı büküldü. Bir anlığına gece ve gündüz yer değiştirmiş gibiydi ki yukarıda hiç gece olmazdı. Çocuk korkmuş, bakışlarını solunda uzanan okyanus ve göğe çevirmişti. Şimdi her şey olağan ve sakin gözüküyordu. Lakin Alephiel ayağa kalmış, uzun boyunu sergileyerek dikiliyordu. Koca kanatlarının hareketinden gitmeye hazırlandığı belliydi. Neticede o buydu: Bir yolcu, bir maceracı. Benim için gitme vakti minik dostum, dedi buruk ama neşeli bir sesle. Sana “Işıkgetiren” adını veriyorum. Zira yüzün onun yüzü gibi ışıl ışıl parlıyor.
Bunu söyledi. Çocuğun yuvarlak ve dolgun yanağına işaret parmağının sırtıyla minik bir okşama ve içten bir tebessüm bahşetti. Yüzünü yeniden karşıya döndü, kürek kemiklerini şöyle bir gerdi, koca kanatlarını açıp kendini uçurumdan aşağı bırakıverdi. Küçük çocuk arkasından eğilip baktı ağabeyi yasaklamış olmasına rağmen. “Işıkgetiren,” diye mırıldandı küçük çocuk, Alephiel gözden kaybolurken. “Lucifer Işıkgetiren…” Bu adı sevmişti.
Yorumlar
Yorum Gönder