Kralları Öldürün
Ağabeylerimin henüz bana çok kızgın olmadıkları, haylazlıklarımı kendi aralarında oflaya poflaya dillendirip de babamız işitmesin diye seslerini kısık tuttukları zamanlarda sık sık aşağı iner; aşağının ev sahipleri ile vakit geçirirdim. Orada pek çok şey oluyor, her köşeden bir ses geliyor, her ağacın her dalında farklı bir kuş şakıyor, her yürekte bir ismin ve cismin hülyaları anılıyordu Orada olmak güzeldi. Yukarıdaki gibi çatık kaşlar, sert omuzlar ve gergin sırt kaslarıyla gezmenize gerek kalmazdı.
Temmuz’un sonları, Ağustos’un başlarıydı sanırım; tam da hatırlamıyorum. Bana her zaman Temmuz’muş gibi gelir, ayların en güzelidir. Tarlalar zümrütten altına döner. Gökyüzünde Güneş ne de parlaktır! Tenini tuz alsa da dağlar çiçek kokar. Arılar etrafta onları kovalar. Temmuz gibisi yoktur. Bir gün onlardan biri olursam şayet Temmuz’da doğmak isterim. Bu doğru bir karar mı olur, emin değilim zira Temmuz’da doğmayanlardan daha yüreği olan birini görmedim.
O gün suyu tuzlu ama serin, dalgası hırçın ve bereketli denizin batı yakalarında kalan topraklara gitmiştim. Çayırları cılız otlarla, kasabaları birbirine düşman halklarla çepeçevreydi. Buncacık diyarda o kadar çok cenk beyi vardı ki şaşarsınız. Ama bu seferki ziyaretimde durum değişmişti. Cenk beylerinden ikisi, diğer pek çoğunu ya diz ya da baş vurdurarak hizaya getirmişler. Getirmişler ya ikisi de diyarı boydan boya bölüp kendi kabilelerinden gayrısı kalmayınca gözlerini birbirlerine çevirmişler. İşin ironisi de şudur ki bu iki cenk beyi iki kişi kalıncaya dek dostmuş, birbirlerinden başka kelle buldukça vurmuş; hayvanlarını, kadınlarını, razı olanlarının savaşçılarını çalmış. Tabii sayı ikiye düşünce işler karışmış. Hep öyle olur, daha şaştığını görmedim. Zaten tüm bu hikayeyi de sevgili dostumdan öğrendim. İşleri karıştıran, cenkleri de cenklerin beylerini de yaratan neticede odur. Ya da en azından o zamanlar oydu.
Beni alanı gören yüksekçe bir yerde karşıladı. “Gel gel, şölen birazdan başlayacak!” diye beni kolumdan tutup vadiyi gören daha da yukarıda bir yerlere taşıdı. Yazık, bu kadar yükselebilmekle avunurdu. Hele de buralara gelmediği vakitler takıldığı bir dağları vardı, o dağı anlata anlata bitiremezdi. Biz ise dağı, türlü renklerin birbiri üzerinde kaydığı deryalarımızın altında zor seçerdik. Seçerdik ya o da sırf hikayeleri var diye. Hikayesi olmayan aşağıdakiler, yukarıdakilerin umrunda olmazdı.
Arkadaşımın yanına kuruldum. Bana bir kadeh uzattı. “İç, benden. Birazdan bundan bolca olacak!” Keyfi yerindeydi tevekkeli. Kadehi elime tutuşturup kendininkini bir dikişte bitiriverdi. Bense kadehi boştaki sol elime aldım. İçinde tüten, kırmızı renkli sıvıyı oldum olası sevmemiştim. Ama arkadaşım ve ailesi kana kana içmeye aşinalardı, ne kadar içerlerse içsinler doymazlardı.
Derken bizim vadide bir hareketlilik başladı. Soldan ve sağdan birer cenk beyi çıktılar, karşı karşıya durup birbirlerinin gözüne sert sert bakmaya başladılar. İkisi de baştan ayağı zırhlıydı. İkisi de iki ata koşulmuş birer savaş arabası üzerinde, ikisinin de atlarının yularlarını birer asker tutuyordu. İkisinin de yanında birer asker daha vardı, onların da elinde birer yay, sırtlarında birer sadak, duruyorlardı. “Ee bu ikisi birbirinin aynısı!” dedim sağ elimi vadiye doğru kaldırıp dostuma dönerken. Oysa “Olur mu,” diye sordu hayretle, “Birisi bir şey kralı, öteki başka bir şeyin kralı! Nasıl aynı?” Dönüp yine baktım. Bir şey kralı ve başka bir şey kralının sakalları, zırhları, kılıçları dahi aynıydı. Tek fark kendi üzerindeki, askerlerinin üzerlerindeki renklerdi. Bir şey kralının renkleri sarı, başka bir şey kralının renkleri siyahtı. “Bunlar mı kapışacak?” diye sordum biraz düşmüş bir sesle, mahçup hissediyordum ki daha da mahçup hissedecektim. “Yok yahu,” dedi gülerek, “O zaman savaş olmaz ki!” Kafam karışmıştı. O zamanlar savaşlardan anlamıyordum. Hiçbir savaşta savaşmamıştım. Geziyor, okuyor, derelerden su içiyor, en sevdiğim ağabeyimden eskinin hikayelerini dinliyordum. O zamanlar sadece dinliyordum, yargılarım yoktu. Savaşlarım yoktu.
Ben kırışmış kaşların verdiği aptal ifademle bakarken bir şeyin kralı ve başka bir şeyin kralının arkalarındaki yamaçlar ve dağlar arasından sarı ve siyah renkte iki bütün kalabalık, nizami, rap rap seslerle çıkıp geldi. Kalabalıklar kralların önüne geçmişler, birbirlerini karşılarına alacak bir mesafede duruvermişlerdi. Krallar bakışadursunlar, onlarla aynı rengi taşıyan kalabalıkları da bakışmaya başladılar. Dostumdan öğrendiğim kadarıyla bunlara “ordu” deniyordu. Tıpkı bizim de babamızın orduları olmamıza benziyordu. Ama ben orduda olmakla ilgilenmiyordum. Benim için babamın evladı olmak yeterliydi, ordusunda gözüm yoktu. Ordulara ihtiyaç olmayan bir yer, benim gözümde bu vardı. Ama başaramadım, asla söz konusu olmadı.
“İşte başlıyor!” diye kıpırdandı dostum koltuğunda. Heyecanı belliydi, kadehinden kırmızı, sıcak sıvı yerlere akıyordu. Arkadaşımın ağzının suyu da öyle. O da tıpkı bir şeyin kralı ve başka bir şeyin kralı ve her ikisinin ordularındaki adamlar gibi bir miğfer takıyor, bir mızrak ve kısa kılıç taşıyordu ya onu hiç savaşırken görmemiştim. Savaşın sahibi olduğunu söyleyip savaşmamak bana hep ironik gelmişti. Arkadaşımın savaşlara duyduğu ilginin sadece uzaktan olması, hiç çiziği olmayan bir miğfer ve göğüs zırhıyla dolaşması benim ışığımı hiç saçmama benzerdi ki bunu düşünmek bile istemiyordum. Karanlığı yarmayan ışık, ışık değildir. Sevmeyen ve inanmayan yürek yürek değildir. Düşünmeyen ve bilmeyen zihin zihin değildir. Hep buna inandım. Işık başka karanlıkları aydınlatmalı, yürek sevmeli, zihin kavramalı. Her taş gediğine oturmalı.
“Sen kaç savaşta dövüştün, aderfos?” Sesim kinayeliydi ancak anlamadı. İzleyeceği cümbüşün heyecanı onu o kadar sarmıştı ki… Hoş, sarmasa da anlar mıydı emin değilim. Derisinin altında ve üstüdeki ekipmanları ağırlaşanların idrakında bariz bir azalma olduğunu fark edeli biraz olmuştu. “Ben bir prens ve kralım, o aderfós mou,” dedi kinayemden rahatsız olmak şöyle dursun, sırıtarak: “Bizim savaşmamıza gerek yoktur.” Prensin ne demek olduğunu bir süre önce öğrenmiştim. Anladığım kadarıyla ben de bir tür prenstim ama o kadar çok kardeşim vardı ki bizim ailemizde prens olmanın bir hükmü kalmıyordu-ağabeylerimden biri değilseniz tabii. Ayrıca kimilerine göre bizim hükümranımızın iktidarı hiç bitmeyecekti. E haliyle prens olmanın da bir anlamı kalmıyordu. Yine de düşünmeden edemedim: Prens olayım ya da olmayayım savaşlarımı başkalarının vermesini ister miydim? Hele de bana inanan, beni takip eden birilerinin? Onlarla omuz omuza savaşmadıkça savaşmanın ne manası kalırdı ki? İnsan ya da en azından kişi başka ne için savaşırdı?
Beni düşüncelerimden çıkarak sesler oldu. Boru sesleri, borazan sesleri; sarı ve siyahlara bürünmüş yüzlerce adamın birbirlerine çeşitli metallerden aletlerle dalmasının sesi, parçalanan etin, savrulan mızrağın sesi… Dostum bu yüzlerce adamdan her birinin her hamlesini an be an izliyor, hepsinde hop oturup hop kalkıyordu. Bense buruşmuş bir yüzle önce ona bir baktım, sonra insancıklara bakındım. Hepsi birbirinin aynısı yüzlerce adam, kah sarı kah siyah, birbirlerini kırarken bir şeyin kralı ve başka bir şeyin kralı hengamenin iki ötesinde durup onları izliyorlardı. Gözlerim yeniden kalabalığa kaydı. Her bir kılıç savrulduğunda, her bir ok atıldığında, her bir mızrak itildiğinde kırmızı sıvılar etrafa saçılıyor; aynı anda dostum kadehini kafaya dikiyordu. Yırtılan et ve kırılan kemiğin sesini kulaklarımda işitebiliyor, bir başka sesin ise zihnimde yankılandığını duyuyordum. Biraz odaklanmam dalmama yetti. Bir kadın oğlu için, bir başka kadın kocası için, bir çocuk babası için, bir ergen ağabeyi için mırıldanarak ya da fısıldayarak yakarmakla meşguldü. Bakışlarımı kaldırıp arkadaşıma doğrulttum. Onun umrunda değildi. Kahkahaları ve neredeyse tezahüratlarıyla hop oturup hop kalkmakla meşguldü o da. Dönüp bana baksaydı yüzümdeki tiksintiyi sezecekti.
O gün yapmamam gereken bir şeyi yaptım. Orada bulunmam hataydı zaten, bunu kabul ediyordum ve fark etmiştim ama bir başka şey yaptım. Hepimizin öğrendiği ama pek azımızın yapmaya muktedir olduğu bir şey yaptım. Üzerime vazife değildi. Bizim tarzımız hiç değildi. Ve her şey, küçük çocukla yukarıda karşılaşmama kadar varacak her şey, o gün başlayacaktı.
Savaş meydanında bir asker dizlerinin bağı çözülmüş halde duruyordu. Dizleri üzerinde çökmüştü, elinde kısa kılıcı, diğer elinde kalkanı vardı. Üzerine atılan biri olursa kalkanıyla durdurup kılıcıyla işini bitiriyordu ama bu tamamen reflekse dönüşmüştü. Dizlerinde derman kalmamış, kasları adeta kemikleri üzerinden sıyrılmıştı. Bedeni kanla kaplanmıştı. Tanrılara şükrediyordu ki kendi kanıyla değil. Ancak gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi, kaşları çatıktı. Tam karşısında köylerinden birlikte ayrıldıkları sevgili dostunun karnının deşilişini izledi. Bağırsakları yere saçılıp buharıyla tüterken biraz solunda ilk kabile birleşmesinde tanıştığı genç çocuğun göz yuvarından giren mızrağın kafatasını parçalayışına şahit oldu. Koku iğrençti, sesler kıyametti ama o hiçbirini hissetmiyor gibiydi. Dili damağı kurumuştu, nefes almak bile istemiyordu. Derken gözleri tam karşısında, tepelerin üstünde olanı biteni izleyen başka bir şeyin kralına takıldı. Vadinin ortasında kopan kıyameti soğukkanlılıkla izliyordu. Arkasına dönüp vadinin diğer ucundaki tepelere göz attı. Üzerindeki kıyafetlerin kana bulanmadan önceki renklerini giyen bir şeyin kralı da tıpkı meslektaşı gibi yanındaki kurmaylarıyla birlikte seyrediyor, gayet sakin görünüyordu. Bakışlarının yönünü değiştiren şey omzunu açan bir kılıç darbesi oldu. Adam acı ve şaşkınlıkla önüne döndüğünde cılız, sarı bir oğlanı karşısında buldu. Çocuk korku içindeydi, o da nasıl hayatta kaldığını belli ki anlamamıştı. Adam miğferini çıkardı. Çocuğun gözlerinin içine bakarak “Kralını öldür.” Dedi. Çocuk zaten şokta gibiydi. Adam uyluk kaslarını zorlayıp ayağa kalktı, çocuğa tepeden bakıyordu. Düşman ordusundaki veledi omzundan sıkıca kavrayıp suratına tükürüklerini saçarak “Kralını öldür!” Diye bağırdı. Çocuğu iterek etrafına döndü, kısa kılıcını havaya kaldırıp “Kralınızı öldürün! Birbirinizi değil sizi aptallar, siktiğimin krallarını öldürün!”
Savaş meydanında önce sesler düştü. Bir sessizlik oluşmadıysa da sükunete en yakın kaotik ezgi ortaya çıktı. Çok geçmeden bağırtılar duyulmaya başlandı: Kralları öldürün, kralınızı öldürün! Savaş meydanın ortasından ilmek ilmek, saf saf sesler dağıldı. Birkaç kitle sadık aptal dışında sarılar ve siyahlar birbirlerini bırakıp doğrudan birbirlerine sırtlarını verdiler, döndüler ve tepelere yöneldiler. Sarılar sarı giyen kral ve generallere, siyahlar da aynı şeyi ötekilere yaptılar. Bir şeyin kralı ve başka bir şeyin kralı önce ne olduğunu anlamadıysa da mesaj açıktı. Çok geçmeden gözleri fal taşı gibi açılıp kalp atışları hızlandı. Savaş arabalarının sürücüsü ve okçusu olan askerlerle bakışırken ne düşüneceklerini bilmiyorlardı.
Az evvel arkadaşımın bana sunduğu tahtımsı koltuğunda önünde ayaktaydım. Dostum ise kendi ihtişamlı koltuğunda oturmaya devam ediyordu ama sessizdi, artık tezahürat atmıyordu. Bana dönerek bıkkın bir sesle “Bu neydi şimdi?” diye sordu, “N’aptığını sanıyorsun sen? Bir halt mı ettin şimdi? Sen yaptığının farkında mısın?!” Omzumun üstünden döndüm sadece. Hayır, farkında değildim. O an olduğumu sanıyordum ama hayır, farkında değildim. Yine olsa yine yapar mıydım? Evet. Bunca olan bitenden sonra bile, yine olsa yine yapardım.
Artık ben de içkimi içebilirdim. Kadehimi dikip henüz dolmuş iki yudum ile damağımı ıslattım. Kadehi artık eski demek zorunda olduğum dostuma uzatıp ayaklarımla yeri kuvvetlice ittim. Yukarı, evime dönmeliydim. Artık uğruna dövüşülecek bir savaş vardı.
👏👏👏
YanıtlaSil