Mühr-ü Kayin

  Kaçıncı gün olduğunu hatırlamıyorum. Sanıyorum beş ya da sekiz, emin değilim. Sıfır da olabilir. Zira her günüm sıfır, her günüm yan yana gelip bir noktalarında temas edip kaynaşmış iki adet sıfır. Başka bir şey görmüyorum, duymuyorum. Aslına bakarsan çok şey görüyorum ama hışırtılar ve çıtırtılar dışında bir şey duymuyorum. Rüzgar koşuyor çayırlarda, korularda, sokaklarda ve yollarda - en çok da yollarda. Evet, hâlâ buna alışamadım. Yollar; o araçtan, egzoz dumanından, yerlere atılan çöplerden, kenarında yapılan fuhuştan geçilmeyen yollar… Trafikle kilitlenen, bana kangren olan damarları hatırlatan, her sabah sövdüğüm, arabamı - sevgili arabamı kullanmama mani olan o sikik yollar… Şimdilerde o yollarda hareket eden tek şey hava, koşan tek şey rüzgar. Evet, artık burada, bu dünyanın üzerinde rüzgardan özge hiçbir şey koşmuyor. Aslında bunu değiştirebilirim. Şöyle bir koşsam, şöyle bir hamle yapsam, şöyle bir nefes nefese kalsam dünyanın kaderini değiştireceğim. Dünyada, koca dünyada koşan tek canlı olacağım. Büyük İskender dünyanın kaderini ne kadar değiştirdiyse o kadar olacak benimki de işte. Hep derim, daha doğrusu derdim, Büyük İskender büyük değildi. Şanslıydı. İkisi farklı şeyler. Aynı yere çıkabilir, pek çok kez çıkar ama benim için değil. Neticede ben de şanslıyım. Artık dünyanın efendisi benim! Ah, hayır hayır. Orada dur. Evet, bir kağıdı daha buruşturup attım ve yeniden başladım. Neticede artık bir sürü kağıdım var. Portekiz’den Çin’e tüm kağıtlar ve kalemler benim. Tüm bilgisayarlar da benim ama onları kullanmakta zorlanıyorum. Zırt pırt şarjları bitiyor. Aslında koca dünyadaki tüm barajlar da artık benim ama maalesef ben baraj kullanmayı bilmiyorum. Nasıl elektrik üreteceğimi de öyle. Bilgisayar oyunlarında hayatta kalan kahramanlar her boku yapmayı öğrenirdi, öyle olmuyormuş o işler. Ben öyle evlere, mağazalara giriyorum; bilgisayarları falan kullanıyorum, verilerimi bir flaş belleğe atıyorum, devam ediyorum. Bu elektrik zımbırtısı yüzünden gündüzleri daha bir sever oldum. Başlarda çok zorlandım, itiraf edeyim. Geceleri karanlıkta bir şey gelip beni yiyecek diye aklım çıktı, sabahlara kadar uyuyamadım! Ama gelmedi. Hiçbir şey! Yerde sürüklenen bir kurtçuk ya da açlıktan şehre inen bir kurt… Sanırım artık yer de dağ da bomboş. “Sanırım” da işin umut kısmı işte, ümit fakirin ekmeği. Ağaçlar var. Çimenler, çiçekler, sarmaşıklar, asmalar… Ah bir görsen ne de güzeller! Koca koca binaları bile sardılar. Mis gibi de kokuyorlar. Ama konuşmuyorlar. Rüzgarda hışırdamak dışında ses bile çıkarmıyorlar. N’olurdu bir iki kelam etselerdi, insanın canı sıkılıyor yahu! O değil meditasyon ile odaklanıp ağaçların bilincine ulaşmaya falan çalışıyorum. Bazen bir şeyler beliriyor zihnimde, ya kafayı yedim ya da bilinçaltımdan sızıntılar işte. Ee artık vaktim bol… Hayır etrafı yeşillik basınca oksijen de bol oldu. Çocukluğumda köye gittiğimiz günlerdeki gibi sabahın köründe uyanıyorum, uyku da tutmuyor. Yerde boş boş yatıyorum. Hava da bir güzel ki sorma. Bazen süper lüks otellerde, villalarda falan yatıyorum. O bile sarmıyor inanır mısın? O değil de ben başka bir şey diyordum yahu… Hah hatırladım, geceler ve elektrik diyordum. Elektrik yokken geceleri kapkaranlık etraf. Başta zorlandım, çok zorlandım ama biliyor muydun: Ay ve yıldızlar epey aydınlatıyormuş buraları. Hele dolunay geceleri mis. Yeniaylar biraz daha sorunlu ama olsun, yıldız ışığıyla güç bela bir şeyler görüyorum yine. Bu arada gökyüzü çok güzel görünüyormuş geceler. Esnafın ve sokak lambalarının dandik ışığı yüzünden bir halt görmüyormuşuz biz. Aa aklıma ne geldi: Ben arada yıldızlarla da konuşsam mı? Belki onlar cevap verir. Yok yok, ne verecekler? Cinler bile cevap vermedi. Gündüz dini şakaları abartıp altımıza edecek kadar güldükten sonra eve gittiğimizde, gece yatarken rahat bırakmazdı orospu çocukları. Şimdi ne gelen var ne giden! Bir de derler ki kırk kere dersen gelirler. Hani kırk oldu, ne cin var ne şeytan.

    Kolumdaki kabartı pek bir kaşınıyor. Hele de artık bu koca hiçliğe bir son vermeyi kafaya koyduğum zaman. Yapmadığım şey kalmadı; uyanıyorum, gene aynı. “C” harfine benziyor bu kabartı; rengi şekli şemali de hani ürtiker gibi, kurdeşen derler halk arasında - daha doğrusu derlerdi. Bir bıçakla oyup çıkarmaya da çalıştım. Olmadı. Ne denediysem kâr etmedi. İlk günahın bedeliymiş azizim bu zımbırtı, taşıması pek bir zor. Hayır keşke, hâlâ buralarda olduğu zamanlarda, arif ulema kimin kimi becerebileceği ya da sakızın dindeki yerini tartışacağına bunu tartışsaydı. Bir elma mı yoksa bir hayvan kemiği mi? Karar verin yahu! Ben karar veremedim. Ama görünüşe bakılırsa daha düşünmek için çok vaktim var. Ama hepsinden intikamımı aldım. Kafayı yemiş matematikçimin lojmanından, beni istediğim durakta indirmeyen servisçinin arabasından… Bir yerlerde ruhları kaşınmıştır umarım benim kolum gibi. Hoş cinin şeytanın olmadığı buralarda ruhlar var mıdır? Bilemedim şimdi.

    Kardeşim, sen onunla konuştuğunu sanırken kimle konuşuyordun; farkında bile değildin. Ben seni kurtardım, kendimce. Senin şimdi bir yerlde, daha iyi bir yerlde olduğunu umut etmekten gayrı elimden bir şey gelmiyor. Senin yaşayamadığın, yaşamana müsaade etmediğim aşka, dostluğa, sevgiye, servete, korkuya, öfkeye, şehvete, ıstıraba, sevince, huzura, hasrete, vuslata, açlığa, ziyafete inat ben de geziyorum, dünya işte! Bir başıma, hayatın her meyvesi avuçlarımda olsa da parmaklarım olmadan geziyorum. Çünkü öyle istedi. Senin konuştuğun mu, benim konuştuğum mu bilmem ama öyle istedi. Bizim aptallığımız, tartışmaya gerek yok. Birbirimizle konuşmalıydık. Zira bir kızıl saçlı kadınlar yalan söyler bir de tanrılar. Ama ben sözümü tuttum. En azından bununla gurur duyabilirim, değil mi?

Yorumlar

  1. Çok sevdim, ilk bakışta çelişki yaşanıyormuş gibi geldi ama değil bu olsa olsa bilinçle zihnin savaşı olsa gerek . Devam devam ...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kesik Kelam

Öteki Zahidin Duası

Var Olmayan Yer