Semah
Duyabiliyor musun?
Hadi çekinme. Biraz daha, biraz daha eğil öne, Kulak kabart iyice. Sesleri dinle, kokuyu çek içine, gözlerini iyice aç, dilinin ucuna parmaklarını değdir, avucunla bir yokla. Cesur ol biraz ve bu hiçliğe, bu soğukluğa, bu sessizliğe bir kerecik dokunmayı dene. Korktuğunu biliyorum. Anlamadığını da. Asıl anlamadığından korktuğunu biliyorum üstelik sen bile henüz bilmezken. İnsan anlamadığından korkar lakin yeterince bilgeysen anladığından daha çok korkarsın. Nasıl kalabalıklar içinde gezdiklerini, nasıl sahte ve çiğ dertler edindiklerini, nasıl sahtekar olduklarını ve nasıl kimsesizliğe alıştıklarını ve etinin keyfi düşmezse de bu kimsesizliğe bir kılıf uydurma gereği bile duymayacaklarını anlarsın.
İşte bu hiçliğin ortasında kollarımı açtım bende. Damarlarımda dolaşan zehrin ve demirin ağırlığı altında ezilir ve etimi ince jiletler hafif hafif keserken ben o mavi, koyu mavi hiçliğin ortasında dans ettim. Ağır ağır süzüldüm sessizliğin ortasında, gökyüzünden üzerime düşen bir damla ışık hüzmesinin altında. Gökyüzü dedim ya kim biliyor ki gökyüzü olduğunu? Etrafında bir şey, hiçbir şey yokken neresi yukarı, neresi aşağı, neresi sağ, neresi sol, neresi karşısı, neresi arkası belli olmuyor ki. Zaten bu değil midir Tanrı’nın da trajedisi? Hiçliğin ortasında bir başına dans etsen de kim işitecek sesini, kim görecek gösterini? Koyu mavi hiçliğin ortasından bir çeşme misali akan çiğ bej ışığın yumuşaklığı içinde dönüyorum ben de, semah ediyorum sessizce. Gözlerim kapalı, dudaklarımda hafif bir gülümseme. Hiçbiriniz yoksunuz, hiç kimse yok ve bu koca hiçlikte, ışığın bile cisme sokamadığı ve sokmasına hiç gerek olmadığı bu hiçlikte. Enfes dansımı gören olmadı. Bundan olsa gerek ben de pek figürler kullanmadım. Vazgeçtim çünkü, ertindim artık. Kollarım iki yanıma açık, başım yukarıda, gözlerim kapalı ve suratımda aptal bir tebessümle usul usul döndüm sadece. Onun sesini işitmek istedim ama sağır gibi, şarkısını söyledim ama dilsiz kesildim ve gören gözlerimden de ben vazgeçtim. Gayrısını hak etmiyordu çünkü. Hiç kimsenin anlamayacağı, anlayacak tek kişinin de okumayacağı, okusa da gönlünün keyfinden cayamayacağı bir satırda kıvranırken ne gereği var ki? Yoruldum sanırım. Asırlar gibi gelen bir süre boyunca ama sadece bir ayın dökülebileceği yıllarda, ben çok yoruldum. Şimdiye dek söylenebilecek en güzel şarkıları söyledim, notalarımı ve çıkış-düşüşlerimi daha önce hiç işitmediğine eminim. Çizilebilecek en renkli resimleri çizdim, kullandığım renklerin hiçbirini daha önce görmemiştin. En yeşil yaprakların üzerinden taze yağmur damlalarını avucumda getirdim sana, susuzluktan kavrulurken dahi içmedin. Kırk dağın menekşesinden esanslar çaldım sana, tek nefes çekmedin. Ne kaldı geriye? Ne şarkıdan ne çizimden ne yağmur damlasından ne de menekşeden bahsediyorum. Senden bahsediyorum, senden! Ne kaldı ki senden geriye? Neden vardın, neden var olacaktın ben sana şarkımı tattıracak, çizimimi solutacak, yağmur damlamı dinletecek, menekşemi saçlarında gezdireceksem sana ne gerek vardı?.........Böyle böyle döndüm usulca. Bu kez sen beni izlerken benim gözlerim kapalıydı. Dönerken tüm kainatı dallarını bir kolumda, hiç uzamamış köklerini diğer kolumda taşıyarak deveran ederken kollarım değmedi sana. Sen orada öylece kaldın. Dönüşüm tamamlandığında iki elimi omuzlarıma attım kendimi sarmak istercesine zira saracak başka kol yoktu, tüm realitede benimkilerden gayrı kollar yoktu ve nihayet kendi omuzlarıma sarıldığımda yine gözlerim kapalı rükuya eğdim başımı ki sırtım da görsün ışığı. Zira şimdiye dek yüzüm hep ışığa dönüktü ve karanlığı hep arkamda bırakmıştım ki sizlere düşecek karanlık ancak benim gölgem olsun, gayrısından sen ırak durasın.
Rükum çatlattı taşını, üfledi her bir zerre-i mahlukatını. Sırtım ışıkta, yüzüm karanlıkta kaybolurken her bir zerren tenime nüfuz etti de ben meşke dalmış; görmedim, duymadım, tatmadım bu kez. Görecek, duyacak, tadacak bir şey kalmamıştı.
Canım Yavrum benim, tebrik eder başarılar dilerim, çok anlamlı, akıcı,sade dille güzel yazılmış, tekrar tebrik eder başarılar dilerim.
YanıtlaSil