İnceleme: "Destan" Dizisi

            Tarihimiz o denli zengin, özgün ve güçlüdür ki geçmişimizdeki en önemsiz, bize en sıradan gelen olayları dahi işlesek popüler kültürü ciddi şekilde domine edebiliriz. Viking furyası veya Çin kültürüne duyulan ilgi bunun en açık örnekleridir ki aslında biz, bu örneklerdekilerden daha avantajlıyız. Lakin biz tarihimizi işlemiyoruz. Kültürümüze veya kültürlerimize sahip çıkmıyoruz. Öyle ki farklı ve belirli kesimlerin tarihimiz ve kültürümüzün farklı ve belirli kısımlarını kesip atmak istediğini hepimiz biliyoruz.

            Türk tarihi ile ilgili günümüze pek çok yapım ortaya konuyor. Bugün konuşacağımız, benim de daha çok kast edeceğim kısım televizyon yapımları olacak. Tarihimizin belirli dönemlerini ele alan diziler epey yaygınlaştı. Fakat gerek Türk kültür ve varoluşuna büyük hayranlık gerekse Tarih’e büyük aşk duyan bir insan olmama karşın bu yapımların hemen hiçbirini izlemiyorum. Sebebini tahmin edebileceğinizi düşünüyorum: Bu yapımlar uç boyutta birtakım ideolojik mesajlar taşıyorlar. Hatta ideolojik mesajın kendisi olduklarını dahi söyleyebiliriz.

            Ben de Tarih’i çok seven ve iyi de bilen biri olarak bu yapımlara hiç şans vermiyordum. Lakin daha bu hafta başlayan “Destan” dizisinin tanıtımları ilgimi çekmişti. Nihayet biz Türklerin İslam öncesi kültürünü ve dönemini paylaşan bir yapım görmek beni sevindirdi. Diziyi kanalda izlemem mümkün olmadı (bezdirici reklam politikaları yüzünden de hiç şikayetçi değilim). Bu ara epey yoğunlaşmış ve hızlanmış tempomun da neticesi olarak ilk bölümü dün gece izleyebildim. Dikkatimi çeken o kadar çok husus mevcut ki hangi birini yazsam, bu yazı kaç sayfa olur vb. gibi sorular sağ olsun kafamı toplayamıyorum. Sanıyorum okurken de bunu hissediyorsunuzdur.

            Öncelikle dizimiz alternatif bir 8.yüzyılda, Orta Asya’da geçiyor. Gök Hanlığı ve Dağ Hanlığı olarak adlandırdığımız iki uruk (Eski Türklerde sülalelerin bir araya getirdiği yapılanma; aşiret, boy vb.) arasındaki kırılgan barış, Çin kaynaklı manipülasyon sonucu sona eriyor. Kağanlık derecesinde bulunan Gök Hanı Alpagu, Dağ Hanlığı’nı göçe mecbur kılıyor. Alpagu Kağan’ın baskını sırasında babasını kaybeden Dağlılardan Akkız’ımızın da intikam ateşi ile nasıl büyüdüğünü, “Çift Başlı Kurdun Pençesi” adıyla bir gerillaya dönüşüp Gök Hanlığı’nın başına bela olduğunu izliyoruz.

            Bir yerden başlamak gerekirse “Gök Hanlığı” ve “Dağ Hanlığı” çok hoşuma gitmese de 8.yüzyılda da karşımıza çıkan Onok ve Tuğluk çekişmesini bana hatırlatması açısından kabul edebildim. Dizide kostüm ve oba tasarımları güzel. Pek çok sözcüğün öz Türkçesinin tercih edilmesi harika. Yüz kesme, otağın çevresinde atla dönerek ölü ruhu uğurlama gibi geleneklerin bizlerle paylaşılması da güzel. Açıkçası ekip bazı hususlarda gerçekten tarihî gerçekliğe başvurmuş. Yalnız…

            Dizide güzel olan pek çok şey gibi kötü ve yanlış olan pek çok şey de var. Örnek vermek gerekirse Alpagu’nun “kağan” olması biraz büyük kaçmış. Kağan olabilmeniz demek en az iki büyük uruğun (günümüzde yanlış bir şekilde, bu sözcük yerine “boy” sözcüğünü kullanıyoruz) size biadını ve desteğini almış olmanız gerekiyordu. Alpagu Kağan’ın oyunculuğu mükemmel lakin Tılsım Hatun’u öldürdüğü sahneden tutun Dağ obasına baskın yaptığı sahneye kadar tutarsızlıklar mevcut lakin bunun oyuncu değil yönlendirme kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Dağ obasına yapılan baskın demişken Akkız’ın babası neden Cihangir’de kafe garsonu gibi konuşuyor ve neden Göklüler geldiğinde “Kadınlar saklanın!” diye bağırıyor? Merak konusu…

 Sonrasında izlediğimiz yuğ töreni, o kadar zayıf çekilmiş ki çok hüzünlü bir sahne olması gerekirken insana komik geliyor. Bunun tamamen kötü oyunculuk ve zayıf yönlendirme kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Kam olması gereken “eli davullu” bir abi, saçma bir ezgi mırıldanıyor (abi yapıştırsanıza orada bir yır!); yerde oturan üç “ben figüranım” diye bağıran abi ise dizlerine giydikleri gri eşofmanları aheste aheste dövüyorlar. Çevrelerinde bir grup insan da konu mankeni olarak sahneyi izliyor. Bir amcamız yüz kesme geleneğini uyguluyor lakin ambiyansın herhangi bir yuğla alakası olmayınca bu detay da çok zayıf kalıyor. Gömü alanına geçtiğimizde ise benim kama ondan daha çok benzediğim Kam Künata yuğlarda kullanılmayan enstrümanı ile birdenbire coşkulu hatta sevinçli bir şekilde alakasız bir kehanet getiriyor: “Çift Başlı Kurt”un Türkleri birleştirme kehaneti. Küçük kızımız da o an hiçbir hana bağlı olmayacağını, Çift Başlı Kurdun Pençesi olacağını söylüyor. Keşke söylemeseydi… Zira dizinin kalanı boyunca Akkız’ımızın mahlası bu abartılı ve gereksiz derecede uzun söz öbeği oluyor. Dizi ekibimiz Eski Türkçe ile ilgili Batılı tarihçilerin “Türkler çok az sözcükle çok fazla şey anlatırlar” cümlesini hiç duymamış olsa gerek. Direkt “Pençe” deyip geçin yahu niye kasıyorsunuz?

            Yine aynı sahnede dikkatimi çeken bir diğer husus ise Çolpan Bike’nin kendisini Çolpan Han olarak unvanlandırması idi. Büyük bir hata sayılmaz ama “han” yerine “hanum/kanum, begüm” unvanlarına yönelmesi ya da sadece çok güzel tasarlanmış olan “Çolpan Bike”de kalması tarihsel açıdan da daha doğru olabilirdi. Ayrıca tek bir oguşun başında iken kendinizi han ilan etmek ne demek? Bu, bir ilçede kaymakamken insanların ise Başbakanım diye hitap etmesi gibi bir şey. 

Dizideki erkek karakterlerin foşur foşur sakalı veya final sınavı yurtta geceleyen öğrenci kızımız saçı hakkında yorum dahi yapmayacağım. Keşke eski Türk erkek saç-sakal yönelimleri hakkında biraz daha dikkat edilse imiş. Kadın karakter tasarımlarına ise diyeceğim yok, Ulu Ece’miz hariç. Ablamız erken 8.yüzyılda değil de Sultan Süleyman’ın hareminde gibi görünüyor. Ki bu ablamızın “Rus prensesi” olduğunu öğreniyoruz. Sevgili Dizi Ekibi, 8.yüzyıl demediniz mi? Neyin Rus prensesi Allah aşkına?.. Böyle bir şeyden bahsedebilmemiz için en az yüzyıl geçmeliydi ki bir Türk hükümdarının Rus prensesi ile evlenme ihtiyacı duyması için çok çok çok daha ileri bir tarihi işliyor olmalıydık. Yine bölümde bir iki yerde “Moğol hanı” ibaresi geçmekte. Dizideki bu karakterlerimizin ağzından bu kelimeyi duyabilmemiz için en az beş yüzyıl geçmesi gerekirdi halbuki. Maalesef dizimizde böyle dönemsel hatalar sıkça mevcut. Bir diğer (ve en) gereksiz ve dönem itibariyle tutarsız sahne de Müslüman Türk çocuk sahnesiydi. Bu konu hep hassas olmuştur lakin maalesef tarihî seyri göz ardı etme eğilimimizin de en yüksek olduğu husustur. Dizinin geçtiği çağda Türkler Müslüman ilerleyişine ciddi ve zorlu bir mukavemet göstermekte idi. Bu sahnenin diziye konma sebebini hepimizin öngörebildiğini varsayıyor ve bu hususta daha fazla harf israf etmek istemiyorum. Hoş daha dizinin girişinde Orta Asya’nın henüz “kucaklanmadığını” dinliyoruz. Ne bekliyorduk ki?..

            Dizide birtakım irili ufaklı başka sıkıntılar da mevcut lakin her birine değinecek olursak bu yazı haddinden uzun tutacaktır. Büyük hatalara, en azından beni rahatsız eden veya hoşuma gitmeyen hususlara değinmeye çalıştım. Tüm bunların ötesinde diziye göz atmış olmamın en önemli etmeni eski Türk tarihi ve kültürünü gözler önüne seren, dönemde geçen bir yapımın nihayet karşımıza çıkmış olması. Türk tarihi bütün dönemleriyle bizimdir, başımızın tacı ve hazinemizdir. Lakin benim en çok keyif aldığım ve ilgi duyduğum dönemin yavaş yavaş popüler kültürde yer bulması ve daha da bizimle birlikte olması temennisindeyim.

            Sonuç itibariyle “Destan” dizisi bilhassa benim gibi Tarih ve eski Türk kültür-yaşayışı tutkunlarında merak uyandırıyor. Umarım yükselerek, daha özenli ve doğruluğu yüksek bir şekilde, ideolojik uçurumlardan da düşmeden yoluna devam eder.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kesik Kelam

Öteki Zahidin Duası

Var Olmayan Yer