Tatsız Bir Manzara

  Gece yarısını biraz geçmiş olmalıydı. Çok değil; belki bir saat, belki o kadar da değil. Gece göğü kızılımsıydı, bulutluydu. Yıldızlar genellikle sarı denebilecek renklerdeydiler. Ay görünmüyordu, parça parça göğü işgal etmiş bulutların arkasında bir yerlerde kaybolmuştu. Onun geldiği yerde aysız geceler uğursuz sayılırdı. Kaldı ki onun geldiği yerde o kadar çok ay vardı ki… Gümüş, yeşil, sarı, pembe… türlü renklerde ve büyüklüklerde aylar göğün yüzünde bezeliydi. Buradaki Ay gümüşümsü bir renkteydi ama ışıltısı zayıftı. Suları bükebilmek ve geceleri kervanlara yol gösterebilmekten ibaret yetenekleri vardı. Genç adamın gözleri ona baktı mı Ay’ın iççisinin yani ruhunun kederini görebiliyordu. Ay’ın bir maskesi yoktu. Yeryüzündeki insanların aksine. Bu dünyada insanlar maskelerle geziyordu. Ancak bilmedikleri bir şey vardı: Genç adam maskelerin arkasını görebiliyordu. Onun geldiği yerde maskeler takılmazdı çünkü. Bu berbat yerde pek çok zaman geçirmiş olabilirdi ancak yine de onun özünde maskeler yoktu ve geldiği yerdeki ilah, Üç Yüzlü Tanrıça ve kocası İki Boynuzlu Tanrı ona ve onun halkına maskesiz yaşamak gibi bir şerefi bahşetmişti. Bu kutsamanın aslında bir lanete dönebileceğinden habersizdi. Zira duygularını yönetemiyordu. Midesine oturan taşı, maskelerin kenarlarından akan irinin kokusunu, yüzlerde tiksinti ve iğreti kasılırken maskelerde gülen gözleri görmeyi kesemiyordu. Başını kaldırıp göğe baktı. Evi, vatanı, onun gibi olanlar belki; çok uzaklarda olmalıydı. Bu yıldızların arasındaki karanlık dokuda bir yerde, ıssız bir köşede, Kalbin Taşları Oynatabildiği Yer, orada bir yerlerde olmalıydı. Umutsuzluk içinde bakışlarını yeniden indirdi. Karşısında, oturduğu tepenin karşısında ışıldayan, dans eden ışıklara ve oradan gelen seslere yüzünde tebessüm ve surat asma arasında bir ifade ile baktı. Göz bebeklerinde köyün ateşleri titriyordu. Evleri, köy meydanını aydınlatan ateşler çok değillerdi zaten. Köy öylesine ufaktı ki ateşlerin, ışıkların da az olmamasına şaşmamalıydı. Ancak bu ufacık köyde bile bunca hengame, bunca gürültü ve daha da iğrenci bunda fısıltı çıkabilmesine hayret ediyordu.

    Köyden sesler yükseliyordu. Seslerden sahiplerini kestirebiliyordu. Gözünün önüne seslerin sahiplerinin yüzleri de geliyordu. Yüzlerini örten maskelerin yüzleri de ayrıca beliriyordu. Anlamıyordu, neden insanların bunları takmak zorunda olduklarını. Ona da bu maskelerden vermişlerdi. Ve reddetmişti, her defasında. Dahası maske takmıyor diye garipsenmiş hatta birilerine hedef olmuştu. Bilhassa kadınlara, kadınlar ondan tapınma bekliyorlardı ancak hiçbiri Tanrıça değildi. Dahası Tanrıça’dan o kadar uzaklardı ki onun saçlarından düşmüş damlalar olmak şöyle dursun onun olmadığı her çiğliğin bedene bürünmüş halleri gibilerdi. 

    Genç adam kuru toprağın üstünde uyanıp bu köye sığındığında ve köylülerce önce kabullenildiğinde ne de şaşırmış ve sevinmişti. Önceleri burada evde gibi bile hissetmişti. Ama şimdi görüyordu ki alakası yoktu. Onun evi olan yerde, Kalbin Taşları Oynatabildiği Yer’de insanlar dillerinin altında zehir, üstünde şekerle gezmezlerdi. Zehir damlatmak istediklerine şeker uzatmazlardı. Dahası kelime ve tebessümlerini sadece bunu sunmak istedikleri kimselere sunarlardı, gayrısına verme gereği duymazlardı.

    Ellerini çenesine koymuş, köyde titreşen ışıklardan çıkarabildiği hareketleri ve seslerini duyduğu hengameyi izlerken derin bir nefes alıp bıraktı. Bu içine satırlar, dizeler sığdırılabilecek bir iç çekişti. Ama kelimelerini saklayacaktı. Kelimeleri olmadığından değil, gereği olmadığından. Yüzü, sözü, ruhu olmayan siluetlere şarkılar şakımanın ne manası vardı ki? Burada onun dili konuşulmazdı. Konuşulmasını geçeli epey olmuştu ya anlaşılmazdı da. Tanrı’nın bu topraklara dokunmadığı aşikardı. Bu topraklarda kimin kimle dost, kimin kimle düşman ve hatta kimin kim olduğu bile belli olmuyordu.

    Ellerini çenesinden indirdi. Omurgasını doğrulttu. Buna sahip olduğu için bolca şükredeceğini hiç bilmezdi halbuki. Ayağa kalktı. Anlayabiliyor ve görebiliyordu. Ona ihtiyaç duyulduğu için, meziyetleri ve kelimelerinin üzerindeki değerli taş parçacıkları sökülsün ve toplansın diye o maskeli adamların ve kadınların ona tebessüm ettiklerini idrak edebiliyordu. Derin bir nefes daha aldı. Omuzları çöktü. Bulutların ardında olsa da Ay’ın ışığı ona ulaşıyordu, teninde parlıyordu. Ve yoluna da düşecekti, emindi. Düşmese de mühim değildi. İnsanlar genellikle gizemli olandan korkardı, karanlıkta olandan, perdenin arkasından. Halbuki asıl şeytanlar ışığın altındaydı. Kalabalıkta, herkesin içinde, onları gizleyen kahkahaların ve gözlerinin kenarındaki kırışıklıkların arkasına saklanmış; dudaklarını yalıyorlardı.

    Omzunun üstünden köye bir kez daha baktı. Sonra yerde, az önce oturduğu tümseğin yanında duran maskeye baktı. Gözlerini kapadı, geriye ve sağa doğru bir adım alarak döndü. Tepeden yukarı yürümeye başladı. Elleri cebindeydi. Gözlerini açtığında sırtında titreşen ışıkların yittiğini biliyordu. Köy tamamen karanlığa ve sessizliğe gömülmüştü. Ateşler titreşmiyordu, kimse bağırmıyordu, daha da mühimi fısıldamıyordu. Tanrıça köye dokunmuştu.

    Yerde duran maske koyu mavi bir alevle sessiz sessiz, usul usul kendi halinde yanarken genç adam gecenin karanlığı içinde ilerledi, ilerledi, ilerledi. Işığını ve sıcaklığını almış, karanlıktaki yerine dönerken Kalbin Taşları Oynatabildiği Yer’i gözünde canlandırıyor, dudaklarında oluşan tebessümle evle ilgili kalan son hatıraya hakikat ve samimiyet hissiyatına sımsıkı sarılıyordu.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kesik Kelam

Öteki Zahidin Duası

Var Olmayan Yer