Hasat Vakti
Bu dünya ölüyor.
Bunu ilk ne zaman fark ettiğimi hatırlamıyorum. Belki kırk gün yağmur yağdığında, belki bir baba ilk oğlunun gırtlağına bıçağını dayadığında, belki ilk aşık ikinci aşığına göz koyduğunda; belki hepsinden daha önce ya da sonra. Ama emin olduğum, zihnime kazınmış bir şey var ki bu dünya ölüyor. Ruhu olmayan her bedenin yazgısı gibi ya da ruhunu artık taşıyamayan her bedenin. Fakat burada durum biraz daha özge. Bu dünyanın ruhu var, hem de çokça parlak, safça bir ruh. Lakin ruhları yok. Üzerinde yaşayan parazitlerin, üzerinde yaşayan haşeratın emip tükettiği canından geriye pek bir nen kalmamış. Dirseklerinin feri, gözlerinin rengi solmuş. Uyuşmuş ve hissizleşmiş halde. Yaprakları artık güz güneşi altında hışırdamıyor, kuşlarının yuvalarından insanların avuçlarına tüyler düşmüyor, ırmakların çevresinde ve kıyısında ince dudaklı laleler yetmiyor, yağmur sonrası petrikor yeryüzünü doldurmuyor… Ah evet, yağmur sonrası yükselen toprak kokusuna bir ad verecek kadar muhteşem bir dünyaydı burası. Hatırlıyorum da dağlardan esen yamaç yelini, denizin dalgaları arasında oynaşan köpükleri, çimlerin üzerine uzandıklarında ellerini birbirlerinin başına yastık eden çocukları; Âd kulelerini bile hatırlıyorum. Sanıyorum sizler, Dostlarım, tüm bunları unuttuğunuz için böylesiniz. Ya da belki hiç öğrenmediniz, hiç fark etmediniz. Zira insanı yetiştiren şey fark etmektir. Bir şeylerin farkına vardığınızda bambaşka insanlar olacaksınız. Tabii önce insan olmanız lazım gelecek ki buna kaç yüzyıl var ve dünyanın ona yaşı var mı, emin değilim.
Kimileri, sayıların rahipleri ki kendilerinin dini olmadığını iddia ediyorlar, dünyaya beş milyar yıllık bir kader biçerler. Beş milyar yıllık bir akıbette Helios’un, Kuyaş’ın ya da sizin tabirinizle Güneş’in Dünya’yı yutması gerekecektir. Yani yirmi beş yaşında ölen dünya, yetmiş beş yaşında gömülecektir. Buradan bakınca bu makul geliyor. Zira dünya zaten ölüdür. Daha doğrusu can çekişmektedir. Bir zamanlar burası için altın konaklardan, boyu göğün boyunu aşan kapılardan, hepsinden mühimi kardeşlerimden caydığımı düşünürsek komik geliyor. İronik geliyor. Kendini aptal gibi hissettiriyor. Ama öyle değildi işte, o zamanlar değildi. Bir hikâyeyi okumak özge, yaşamak pekçe özgedir. Yaşarken öyle değildir, okurken öyledir. Zaman göreceli, us zalim, yürek ahmaktır; bilemezsin.
Şimdi önümde uzanan manzaraya bakıyorum da… Başımı kaldırıp göğe baktığımda boz bir deryadan gayrısı görünmüyor. Gökyüzü dediğin kutsal üst dünya gri bulutlarla kaplı, bu bulutlar bir bebeğin kafasını saran konaklara benziyorlar. Kabuktan, ölü deriden örülü bir katman; pul pul, tatsız, tırnaklarınla koparıp sökmek istediğin bir garabet. Ama bu imkansız. İnsanın eli göğe ermez. Göğü geçebilir, boşlukta asılı duran koca taş kürelere uzanabilir ama göğe değmez. Ki bu bana hep ironik gelmiştir. Göğü aşamıyordu insanoğlu, bundandır ona kutsal anlamlar yüklemişti. Artık göğü aşabiliyor ama ona hâlâ değemiyor. Pek çok şey parmaklarımızın ucundadır ama avucumuzun içinde değildir. Şaşmaz.
Gri bulutlar tek nefeslik aralık vermeksizin göğün yüzünü sarmış lakin bunlar petrikorla yüklü değiller. Beyaza yakın, daha doğrusu tatsız bir gri renk bu. Güneş’in yüzünü kapamışlar ama parmağımla gösterebilirim yine de yerini. Güneş’in ışığı bulutlardan sızdığı kadar anca geliyor; beyaz, floresan bir ampül gibi. Hayatın en tatsız ışığı olabilir. Ateşin, yıldızların, Ay’ın var olduğu bir evrende daha estetik, daha manası olan bir taklide ihtiyacımız vardı.
Gri göğün altında onunla aynı tonda olan yer uzanıyor. Karşıdaki tepelere kadar gidiyor verimli tarlalar. Üzerleri ekinlerle, otlarla kaplı. Lakin toprak gri; ekinler, otlar da gri. Bu dünyada gri olmayan hiçbir halt kalmamış ki! Nerede eskinin onurlu siyahları ve masum beyazları? Sanırım çok eskide kaldı. Artık ne kimsenin tıpası yiyor kapkara olmayı ne de kimsenin temizliği yeterli akça pakça olabilmek için.
Önümde uzanan tarlaya adımımı atıyorum. Ayaklarımın altında toprak çıtırdıyor. Adeta yangından kurtarılmış bir mazlumun derisi; kurumuş, ölgün, çıtır çıtır. Adımlarımın altında yaralar oluşuyor. Buna alışkınım, yeni bir şey değil. Adımlarımın geçtiği yerlerde kalan yaralar değil mi zaten bana öyle bakmanızın nedeni? Eh, ben de bir melek değilim; değil mi?
Gökteki kardeşlerimin birbirlerini dirsekleriyle dürtüp beni göstererek kahkahalar attıklarını duyabiliyorum. Enayiliğime bakıp böbürleniyorlar. Neyle neyi takas ettiğime bakıp, bunu görüp ferahlıyorlar. Ben değilim hakir gördükleri, kendileri rahat ettirdikleri. Hata yapmadıklarını; sıradan olarak, basit kalarak, vazgeçmeyerek ve bırakmayarak ve kendilerince pes etmeyerek köleliklerini sürdürdükleri, herkes oldukları, içte boş ama dışta ihtişamlı göründükleri için mutlu oluyorlar. Pişmanlık duymamak için yapıyorlar bunu. Pişmanlık her zaman vardır. Üstüne yeterince öte beri yığarsan sesini duymazsın, o kadar.
Tarlada yürürken ellerimi iki yana indiriyorum. Parmak uçlarıma ekinlerin, buğdayların başakları değiyor. Bu ekinler altın rengi değil. Tazeliğin yeşilliğinde de değil. Şaşırmayacağınız üzere gri. Parmak uçlarıma değer her başak un ufak oluyor, bin bir zerreciğe bölünüyor, havaya savrulup gidiyor. Gri gökyüzünün altındaki gri yeryüzünü dolduran gri havaya karışıyor. Yüzüme rüzgar esmiyor mesela. Tenime yel değmiyor. Bu dünyada artık rüzgarlar da yok. Halbuki ne hoştur bozkırda seher yeli!
Biraz ırakta, tam karşımda bir siluet çarpıyor gözlerime. Gözlerim iyi görmez. Tek gözümü görünmeyeni görebilmek uğrunaa feda ettim. Bir ağaçta yirmi dört gündüz ve yirmi dört gece asılı kalıp iki kuzgunun yoldaşlığını kazanmaktan hemen önceydi bu. Ya da sonra, çok geçmişte kaldı. Her neyse, tarlanın ortasında duran siluet dikkatimi çekiyor. Uzun, beyaz elbisesi tenini sarıp kavramış. Elleri muhtemelen önünde kavuşturulmuş. Sırtını açık bırakan kumaşların arasından görünüyor ki bembeyaz teni bu dünyanın griliği içinde üşüyor. Ama hepsinden mühimi uzun, kavisler ve dalgalar atan saçları. Saçlarının rengi var! Bu gri dünyada saçları kızılın, kumralın bir tonunda parlıyor.
Ona doğru ilerlemeye başlıyorum. Tarlanın, yeryüzünün ortasında duran kadına. Durga’dan bana bir armağan olmalı. Belki bir kurtarıcı, belki bir peygamber. Ya da son senaryoda kurtarılmaya muhtaç biri. Ekinleri yararak, çatırdayan ve açılan gri toprakta daha fazla yara açarak ona doğru ilerliyorum. Kalbim atmaya başlıyor. En son kulelerden Âd gibi niceleri düşmeden evvel hissettiğim kalp atışları yükseliyor. Neredeyse ter damlaları dahi oluşacak alnımda, bu dünyada yaşam ve umut bir kez daha yeşerecek.
Durga’nın gönderdiği kadına vardığımda bir an duraksıyorum. Göğsüm hararetle inip kalkıyor. Besleyici olmayan havayı derin derin solurken ona ilerlemenin ve varmanın kaç çağ sürdüğünü merak ediyorum. Bir çağlayanı andıran saçlarıyla, buz kesmiş beyaz teniyle, tek lekesi olmayan beyaz elbisesiyle tam önümde duruyor. Yüzünü görmek istiyorum. Gözlerinin içine bakıp tebessüm etmek istiyorum. Sesini işitmek istiyorum. Sağ elimi yavaşça kaldırıp sağ omzuna götürüyorum. Zira çehresini kendime çevirdiğimde bulutların altında, ekinlerin üstünde renklerin bu kadim ama yorgun dünyaya vuslat edeceğine güvenim tam. Parmak uçlarım omzuna temas ettiğinde bileklerim yanacak gibi hissediyorum. Ateş bir anlığına “Ben vardım,” diyor, “Teles görmüştü, ben vardım!” Durga’nın kızı yüzünü bana çevirip hançer gibi keskin ve çiçekler gibi ince çehresiyle bana tebessüm ederken beyaz elbisesi, beyaz teni ve buğulu gözleri un ufak oluyor, bin bir zerreciğe bölünüyor, havaya savrulup gidiyor. Gri gökyüzünün altındaki gri yeryüzünü dolduran gri havaya karışıyor.
Hafif bir yel esiyor yeryüzünde; rüzgar kumral saçlarımı, kızıl sakallarımı şöyle bir okşayıp geçiyor. Ekinlerin üzerinden seyirtirken belli belirsiz bir hışırtı duyuluyor. Kaç milenyum sonra, bilmiyorum. Sağ elimin ilk üç parmak ucuna bakıp kalıyorum tarlanın, yeryüzünün ortasında. Parmak uçlarıma hayalet bir ışık düşmüş. Göğü saran bulutlar çatlamış. Çatlaktan aşağı akşamyıldızının hüzmeleri dökülüyor.
👍🏻
YanıtlaSil