Bir Deyişten

  Seçimler, seçimler, seçimler… Her şey bir seçim öyle değil mi? Karar almak tabirini severiz lakin attığımız her adım, aldığımız her nefes, baktığımız her göz birer seçim. Her an bir şeyleri seçiyoruz. Hatta andan önce de bir şeyleri seçiyoruz. Anda seçiyoruz, sonrasında bile seçmeye devam ediyoruz. Buna mecburuz, bundan kaçışımız yok. Kendini akışa bırakmak derler ya hani, oldum olası bunu anlayamadım ve idrak edemedim. Her şeyi anlayan, her şeyin idrakında olan bir zihnin kendini bırakabileceği bir akış nereden bulunur? Hangi ırmağın suları tenini yalayıp geçerken öylece kollarını açıp serinliğin ve ıslaklığın tadını çıkarabilirsin eğer her bir damlayı sayabiliyorsan? Bunun nasıl bir şey olduğunu bile anlayamıyorken üstelik… Her çocuk bu dünyaya geldiğinde kendi anormalliklerini, ucubeliklerini herkeste var sanır. Ucubeliğin şiddeti arttıkça, uyumsuzluğunun düzeyi yükseldikçe, ait olduğu yerin veya zamanın mesafesi veya gecikmişliğini fark ettikçe yüzüne kapı çarpılmış gibi hisseder. Büyümek, diğerleri kastına ait çocuklar için zordur; hayali kurulacak şey değildir. Değildir ya küçük kalmak daha da zordur. Zira zalimlik, umursamazlık çocukluktan öğrenilir. Bacak kadar veletlerin Hitler ya da Stalinvari nefretler taşımak için bolca vakti vardır...........Bir devlet dairesinde amiri veya kurulu düzeni sorguladın mı hiç? İnsanlar arasında ruhsuzluğu ve bir zamanların kil tabletlerine işlenmiş ve artık unutulmuş ama Gılgamış’ları yeraltı tanrılarının aç midelerine açılan ağızlarına götürmüş kanunları hiç yüksek sesle söyledin mi? Eski Ahit ve Yeni Ahit arasında kalan birkaç satırı, çıldırmış bir mum alevinin başında yedi kere tekrar ettin mi parmak ucundan sızan kan avuçlarından aşağı, bileklerinden sağa doğru süzülürken? Daha önce birkaç yüz defa öpülmüş bir teni Ay ışığıyla yıkayıp öyle dudaklarına değdirmeyi hiç düşündün mü, gereğini hissettin mi? Az önce, her bir damlanın geçişini sayabilen zihin vardı ya hani, onunla bir olup da ırmak yatağına oturmuş taşları bir bir kaldırıp kırgıdaki akrabalarının yanına döndürmeye çalıştın mı hiç? İçlerinde evet olan tek bir cevap var mı bilmiyorum. Zira bana öyle geliyor ki bu sorular ve bunlar gibi ilerleyecek dört bin beş yüz üç sorunun daha herhangi birine evet cevabı verecek, verebilecek kişiler bir yerlerde kaldı, tükendi. Gayrı buralarda değiller. Belki bir zamanlar buralarda, bu Dünya üzerinde yürüdüler. Frig taşlarını etrafında öküzlerini sürdüler. Lât, Uzza ve Menat’ın bileklerine misler sürdüler. Anne ağlamasın diye delikanlının kılıcını yağladılar, hainlerin üzerine gittiler. Bâde Kapısı kapanmasın diye gözlerinden yaşlar göktüler. Kule biraz daha çabuk bitsin, bitsin ki özlenen ve özleyen kavuşsun diye iki taş da onlar getirdiler. Biraz daha batıda dananın karnı doysun diye ilk oğullarından vazgeçtiler. Yiğitlerin boynu gül koksun diye lavantaları ezdiler. Asma bahçeler arasında Doğu yeli şaraplar pişirsin diye bağlar dizdiler. Güney’e indiler; Güneş’in kollarına oklar çizdiler, koçu gücendirdiler. Hatasız değillerdi neticede, onlar da beşerdiler.

    Çocukları ve torunları şehre dönmüş, köy evine bir haftalık şenlikten sonra ıssızlık ve sessizlik çökmüş Orta Anadolu yaşlısı bir kadın gibi baktık biz de arkalarından. Zaman böyle, zaman çiğ; devir zor. Huşu her yanda, öyle ki bir nefes çekenin başını döndürüyor. Huş ağaçları ise köklendi, sonra zeytin ağaçlarının da köklenip atılacağı kuytulara gönderildi. Artık gölgelerinde uzanmanın huşusunu hatırlayan kalmadı. Güneş doğuyor hâlâ ama kapısını açıp bekleyen yok. Ay her gece salınıyor da ne boynu kürklü yolcu ne başı kel keşişin umrunda. Hiçbir bakire, ocak için; hiçbir koca, torun için kırmızı çaputlar bağlamıyor. Çünkü artık biliyoruz. Bildikçe değişiyoruz. Değiştikçe suyu daha bir akıtıyoruz. Akıttıkça ucundaki dev kana kana içiyor. İçtikçe susuyor, susadıkça su yakalarından akıyor. Karınca yüküyle devi doyurmak yetmiyor, hele de karınca yükünü fil çekmez iken doyurmak daha da zor oluyor; garibimin beli ağrıyor.

    Yaptığımız seçimler, olduğumuz kişiyi yaratır sanıyordum. Yaratmaz azizim, iki kere ikinin dört etmediği kadar nettir bu. Yaptığımız, yapmaya zorlandığımız seçimler diğerlerinin bizim olduğumuzu sandığı kişiyi yaratır. Sandıkları kişiyle, olduğun kişi arasındaki fark arttıkça karıncanın fil dostu gibi senin de belin ağrır, sırtın bükülür. Artık sen de bilemez olursun ki sandığından kilidini vurunca neler çıkacak.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kesik Kelam

Öteki Zahidin Duası

Var Olmayan Yer