Üç Kattan Vazgeçiş

     Ben bir günde vazgeçmedim.

    Aklımdan geçen buydu. Sıkça yaptığım gibi yüksekçe, enginde bir yere çıkıp dünyayı izlerken aklımdan geçen buydu. Güneş ve Ay’ın birbirini ve yeryüzünü görmediği bir saatte yüksekçe bir yere kurulmuş, parmaklarımın ucunda bir kadeh ve bir sarma kağıtla birbirine komşu üç katı izliyordum. En üst katta ışıl ışıl bir tekerlek; mermerlere, altınlara, safirlere bezenmiş parıldıyor ve her yerinde gözler yanıp sönüyordu. En alt katta varsıl bir markiz şık, iri, siyah şapkasının altında piposunu tüttürüyor; tüten her bir dumanda ve gagasından salıverdiği her bir nefeste kırk bakire ve kırk gözü toy delikanlının ruhunu üflüyordu. Orta katta ise dört duvar dolusu ahmak, anlayışsız, sığ, kıt ve yalancı; kucağında bir battaniye, elinde bir kumanda pinekliyordu. Bu katta siz vardınız.

    Ait olmadığım üç katı izledim iç geçirerek. Benim üçünde de yerim yoktu. Birindeki yuvamı terk etmişim, sırf sevdiklerimin ziyanına elim bulanmasın diye. Zira aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık. Sonra anladım ki elime bir şey bulanmasından da özge tanık olmayı bile kaldırmaz sanırdım yüreğim. Şimdi masallarını şevkle okuduğum, sahnelerini gözümde aşkla canlandırdığım, ışıklar içinde sisleri enfes bir tatla tattığım o büyük hengame. Yanılmışım. Bunu söylemek benim için çok zor ama evet, burada söyleyebilirim. Zira güzel bir söz vardır: Biz ağlamayız, kağıtlara kanarız. Kağıtlara, artık dijital de olsa, kanamak kolaydır ancak ben, ben bile yanılmışım. Evet, çok severim “Ben demiştim!” demeyi; caka satmayı sizlere. Hep öyle oldu çünkü, ben ne yapayım? Hep dediğim ne varsa oldu, çıktı, bulundu, geldi. Lakin mevzubahis ben oldum mu evet, itiraf ediyorum ki yanılmışım. Melezlerin Babası gibi ellerimi ovuşturarak izlermişim. Belki o merdivenden kendime iki basamak seçermişim.

    Katların birine hülyalara dalarak gelmişim. Ama orası da yuvam olmamış. Düzeltirim sanmışım, öğretirim, yolu gösteririm. Görmüyorlardı çünkü, işitmiyorlardı, tatmıyorlardı, dokunsamıyorlardı, koklamıyorlardı. Aptal desen cin gibi, zeki desen ahmak gibi, masum desen sapık gibi bir şeylerdi. Sözleri sahteydi, dediklerini kendileri çiğniyorlardı. Kanatlarım ne kadar büyükse, altına girmek için kıçlarını yırtıyorlardı; atılmasına müsaade ettikleri oklara karşı benim etimi geriyorlardı. Sözlerinin ederi yoktu; dudakları kıpırdasa da yeller esiyordu, nefesleri yoktu. Onlara dokunan; kemiklerine şifa, gönüllerine mey akıtan elleri boş komaktan anlamadığım bir zevk alıyorlardı. Peşine düşen, zaaflarına yenilen masum oluyordu. Zaaflarını terbiye etmekten aciz kalmış olan, bahçesiyle övünüyordu; berikinin bahçesine laf söylüyordu. Mahcubum diyen, adını unutuyordu. “Siz ne derseniz o!” diyen sana demiyordu. Lüzumsuzlukla atfeden, lüzumu olmayan lafları sırtında taşıyor; gediğini ağzına kadar dolduruyordu. Daha hangi birini sayayım bilmem, böylesi bir çamur deryasının içinde debelenirken sizler ben hallederim sandım; yanıldım. En başta buraya gelmemeliydim.

    Yalan söyleyemem bir ara gözüm son seçeneğe bakmadı değil. Nasıl bakmasın, başka yer mi kaldı? Hiç babalık meteliği atmamışım, belki orada vardır dedim. Belki bana da kocaman bir şapka ve bir pipo verirler? Belki dahasını verirler de beni siyah bir koltuğa oturturlar; koltuğun kolluklarından kan damlar, tepesinde dumanlar tüter? O koltuğun Kuzeybatı ayağına bir keçi bağlarım; sırtına yükümü-erzağımı katar, çöllere salarım? Keçiden fazlasını, koltuktan berisini verdiler; dahasını da verirlerdi ya ben göze alamadım. Benim gözlerime bakarken hüngür hüngür ağlayan bir sabi, bir masum ve bir anaya kıyamadım. Elim kolum bağlanmış, ayağıma zincir vurulmuş gibiydi. İki sokak, bir köşe boyunca yol arşınladım. Onda da bir başımaydım.

    Hakkı gasp edilmiş bir mağdurla tacından ve asasından geçmemek için gemilere binmiş bir mağrur arasında gidip gelen ibre şakaklarımda zonklarken oturdum, sizin dünyanıza baktım. Bir sarmanın dumanı, bir kadehin yarısı eşlik etti bana; bir de canına kıymış bir kadın şairin iki dizesi. Her şeyi sorgulayan ve her şeyde bir mana, her hakikatte bir çarkıfelek ve her çarkıfelekte bir bozuk vida bulan isyankar bir zihnin cezası bu; başka bir şey değil!

    Koca ışıklı çarkın altında keyif çatanlar, bozuk balın altına ağzını açanlar ve koca siyah şapkanın altında tezgahlar kuranlar için diyecek sözüm yok. Yolunu ve yurdunu bulamamış adsızlar ve kayıpların ruhu şad olsun.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kesik Kelam

Öteki Zahidin Duası

Var Olmayan Yer