Arzusu Bitenin Yolculuğu Biter.

  Küçücük, tek göz odasına girdi. Ayakkabılarını çıkarıp eşikten geçerken bile yorgun dizlerinin altı gıcırdıyordu. Kapıyı arkasından otomatik bir hareketle kapadığında ellerini ovuşturarak geçip yatağına oturdu. Karşısındaki pencereden kendiliğinden kısılan gözleriyle baktı. Ellerinin içindeki belli belirsiz nasırların birbirine sürtünerek çıkardığı hissi sevse de bunu artık bilerek yapmıyordu. Bir hazzı yeterince uzun süre alırsanız ve ondan başkası onun küçük ve kesintili ama sürekli hazzını muadilleyemiyorsa o haz alışkanlığa dönüşür. Alışkanlık da arzuyu öldürür. Haz arzuyu iptal eder, her şey de böyle başlar.

    Yaşlı bir adam değildi ama genç de değildi. Kırklarında olmalıydı. Ne boş bir yaş. Hiçbir işe yaramaz bir yaş. Zaten belli bir yerden sonra yaşlar değerini yitirirdi. Anılar ne kadar kalın bir spiral etrafına dizilirse o spiralin birkaç turundan sonra yaşınızın değeri kalmazdı. Zaman göreceli değildir, mozaiktir. Karman çorman bir çorba, bir bulamaç gibidir. Adam bunu tez elden öğrenmişti ama birkaç on yıl önce sorsanız hayatının böyle olacağını hiç tahmin etmezdi. Sımsıkı örülmüş bir hayat öngörürdü kendine, hak ettiği buydu. Lakin hayatın hak ettiğinizin pek azını verdiğini bilmek gerekiyordu. Bu böyledir, bu cümleyi oldu olası sevmemişti ama doğruydu işte: Bu böyledir ve senin güzel görünen ellerinden dahi gayrısı gelmez.

    Adam ayağa kalktı. Zaten sadece bir ayak uzaklıktaki sandalyesine geçip masasına kuruldu. Üç kere ellerini yıkamış, Mikveh edip gelmişti. Bunca yıldır, çocukluğundan, gençliğinden beri onu terk etmeyen tek şey Yol olmuştu ama işte… Pişman değildi. Hayır, asla bu bir pişmanlık değildi. Size ait bir suç yoksa pişman olmazsın. Bu, hak etmediğin bir hayat yaşamış olmanın haklı öfkesiydi ancak soğuk bir öfkeydi. İnsanın ensesinden buz gibi damlaları akıtan ve kalbinin derinliklerinde bir yerde buzdan bir çukur açan türden bir öfke.

    Minik şişenin içinden mürekkep şişesine bir damla kadar damlattı. Atamesiyle elinden ufak bir kesik geçti, derisi acımıştı. Üzülme hayatım, diye geçirdi zihninden derisindeki incecik kırmızı çizgiye bakarak, yakında tüm ıstırap sona erecek. Bu ince ve kırmızı çizgiyi mürekkep şişesine yaklaştırdı. İki damla arzu etmişti ama üç dört damla kadar şişenin içine aktı. Zararı yoktu. Eski deyiş ne diyordu: Bir taşın varsa üç taşın olması daha iyi. Bu cümlelerin onun için büyük anlamlara geldiği yılları artık hatırlamıyordu. Odasına kapanıp bunlara mesai harcadığı o yılları… Şimdi odasına kapanmak gibi bir derdi yoktu zira kapının arkasında kimse yoktu. Ne bir kan bağı ne bir çocuk ne de bir kadın… Nedenini bilmiyordu. Çünkü artık öğrenmişti. Yol’u en iyi şekilde yürüyebilmesi için yalnız ölmesi icap etmişti. Edindiği şey Güneş’leri içine sığdıracak kadar büyük olsa da hazzından çok daha büyük bir ıstıraba sahipti. İnsan uçurumun kenarındayken aşağı baktıkça gerisinde kalan çer çöpü özler. Adam da ister istemez şüphe ediyordu.

Kalemini mürekkebe daldırıp özenle çıkardı ve açtığı kağıdın üzerinde dans ettirdi. Dirseği ve el bileği ağrısa da yazdı.

    “Ben, Raşbaş. Bu satırları ben yazdım.

    Bu satırları bu dünyanın efendisi olmuş, her nimetini tatmış olanlar için yazmadım. En güzel arabaları ve evleri alan, en güzel kadınlarla yatan, en güzel çocukları yapan, kendisi de en güzel yüzlere ve vücutlara sahip olan, en güzel mevkilere gelen, en güzel seyahatlere giden… Her şeyin en güzeline sahip olup gerçek güzele dair hiçbir şeye sahip olmamış azınlığa yazmadım.

    Bu satırları bu dünyada hiçbir yer edinememiş ve hiçbir nimeti tatmamış olan azınlık için de yazmadım. Hiçbir zevki yaşamamış, hiçbir yeri görmemiş, hiçbir kitabı okumamış, hiç tiyatro izlememiş, hiç şarap tatmamış… Hiçbir şeye sahip olmamış ve olanları izleyerek günü geçirmiş olan azınlığa yazmadım.

    Bu satırları bu dünyada ortalarda bir yerlerde yer edinebilmiş, üç nimetten birini tatmış olanlar için de yazmadım. Her şeyin en güzeline sahip olanlardan görüp özendikleri şeylere yalanarak bakan ve hiçbir şeye sahip olamamışlara bakıp haliyle övünen… Gıpta ile şükür arasına, ıstırap ile haz arasına sıkıştırılıp azınlığın koyun gibi güttüğü çoğunluğa yazmadım.

    Bu satırları bu dünyaya ait olmayan, bu dünyanın nimetlerini sistemi sindiremeyecek olanlar için yazdım. Her şeyin, kainatta var olan ve var olmayan her şeyin en güzeline sahip olanlar; sahip oldukları o kadar güzel ki bu dünyaya sığdıramayacağı için bir türlü bu dünyaya getiremeyenler… Hakikatı avuç avuç kavradıkları için elleri boş kalanlar için yazdım. Koskoca dünya için bir iki tane anca olanlar ve bu dünyaya sığamayanlar için yazdım. Benim gibi olanlar için yazdım.

    Kardeşlerim, yukarıda, söylenecek her şeyi söylemedim mi? Bu dünyada dört tip insan vardır. Bizler son tipteyiz. Nesli tükenmiş bir cinsin son üyeleriyiz. Öyle azız, öyle azadeyiz ki birbirimizi bulamayız. Bulup da sevemeyiz. Sevsek de saramayız. Bizler çoğalamayız zira bizden belirli bir sayıda vardır. Bizler var olamayız zira bizim sahip olduğumuz şeyler bu dünyaya sığmayacak kadar büyüktür. O ancak bir insanın göğüs kemiği ile kürek kemiği arasına sığar. Onu da açıp gösteremeyiz. Anca gözlerimizin içinden, sözlerimizin içinden gösterebiliriz ki anlamazlar. İşlerine mi gelmez, kavrayışlarına mı yetmez bilmiyorum. Artık bu soruyu sizlere bırakıyorum çünkü ben tükendim. Evet, ‘Senin mumun yandı’yı duymak için ömrümü heba ettim ama neticesinde mumum da heba oldu. Ben başaramadım Kardeşlerim, ben beceremedim. Evet, Yol’umuzun tek kuralı devam etmekti. Alef’in dediği söz bir an olsun kulağımdan eksilmedi: Yolculuğun tek kuralı yola devam etmektir. Ama bugün ben yeni bir şey öğrendim: Arzusu bitenin yolculuğu biter. BEnim arzum bitti, Kardeşlerim. Bu sığ sularda ayaklarıma batan taşların her birinin adını öğrenme arzum bitti. Kıyıya vurmuş her bir denizyıldızını savurup geri denize atma arzum bitti. Kardeşimin gözlerine bakarak sevgisini görme arzum bitti. Kadınımın saçlarının kalp atışlarım için sineme döküldüğünü izleme arzum bitti. Benim yolum bitti, Kardeşlerim. Siz devam edin. Beni affedin. Eğer bir yerlerde, hâlâ bizden, bizim türümüzden bir iki nefes dahi kaldıysa… Beni affedin.”

    Arkasına yaslandı. Derin bir nefes alıp bıraktı. Kalemini kağıdın üstüne koydu. Minik şişesini aldı bu sefer eline. İçine bir iki damla mürekkep damlattı. Şişeyi dudaklarına dayadı, tek bir atışta sonladı. Dizlerinden güç alarak ayağa kalktı. Bir ayak uzaklığındaki yatağına döndü. Uzandı. Ellerini göbeğinde bağladı. Gözlerini kapadı. İçinden fısıldadı: “Ondan başkası yoktur.” Derin bir nefes aldı, bıraktı. Raşbaş uykusundan bir daha uyanmadı.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kesik Kelam

Öteki Zahidin Duası

Var Olmayan Yer