Eski Bir Dost
Bu odayı hatırlıyorum. Nereden olduğunu sormayın; o kadarı benim için dahi fazla. Ama hatırlıyorum. Kapının tam karşısında duran kocaman, siyah, taştan koltuğu; koltuğun tam karşısında duran kocaman, kurşundan dökme kapıları. Koltukla aynı renk duvarları, duvarlardan yansıtan zayıf, çok zayıf beyaz ışığı. Öyle ki pencerelerden giren bu ışık Ay ışığıyla aynı renktir ama çok zayıf, çok soluk, bir hiç kadardır. Koltuğun arkasındaki duvarın iki üst kenarında ve solundaki duvarın yine aynı konumlarında pencere görevini gören nizami kesiğin içinden odanın içine süzülür. Duvarlar o kadar saf bir siyahtır ki bu soğuk ışığa rağmen içerisi her daim zifiri karanlık gibidir. Duvarlardan yansıyan zayıf ışık çok az şeyi görmeye imkan sağlar ki bu da sınırlardan, kenarlardan ve köşelerden ibarettir. Sınırlar, kenarlar ve köşeler… Alt insanların, zavallıların takıldığı; olmayan şeyler. Her şey boşluklardan oluşur halbuki. Her şey birbiri içine zuhur edebilsin diye ve hiçbir şeyin sınırı, bucağı yoktur. Tüm sınırları sizler uydurdunuz ve kafanızı buralara vurup küfürler savurdunuz. Algınız buna yetiyordu.
Duvarların üzeri incecik çiziklerle dolu. Bu kadar zayıf ışıkta bu ince çiziklerin seçilebilmesi şaşırtıcı ve bir o kadar da ironik. Zaten böyle olması sayesinde bomboş, böyle olması sayesinde gerçek olamaz bu oda. İyi ki de değil. Elimi kaldırıp çiziklere dokunmadan önce parmaklarım havada titriyor biraz. Nefes alıp verdikte ağzından çıkan buharları görmek huşu veriyor. Nedense insanlar buranın hep çok sıcak olduğunu düşünür. Hele de daha aşağı indikçe iyice ısındığını. Ama aksine burası soğuktur. Eskiler bunda da yanılmamışlardı, ne tesadüf! Aşağılara, derinlere ve derinliklere indikçe burası iyiden iyiye soğur. Kemikleriniz buz kesene kadar, deriniz etlerinizin üzerinden pul pul dökülene kadar, gözleriniz yuvalarında kıpırdamaya çalışırken çatlayıp kırılana ve neticesinde kanınız birer zerre halinde yerlere ufalanana kadar. Bitti mi? Elbette hayır! Sırada nefesiniz bekler, alıp verdiğiniz soluk gırtlağınızı binlerce minik jilet misali keser. Ama son basamak bu değildir. Son basamakta aynısına ruhunuz maruz kalacaktır ve neticede kıpırtısız, tek bir titreşim ya da salınım yapmadan öylece duracaktır. En kötüsü de budur zira artık hiçbir şey yoktur. Nereden bildiğimi sormayın. Sorsanız da yanıtlar değişmeyecektir.
Parmaklarımı duvardaki çiziklere değdirirken onların aslında minik oyuklar olduğunu deneyimliyorum. Keskin, uzun ve sivri bir şeyin; muhtemelen pençenin ucuyla çizilmiş gibiler. O kadar çok varlar ve bu duvarları, taştan, yekpare ve buz gibi soğuk bu duvarları böylesine çizmek için bir pençenin bu duvara kaç kez sürtmesi gerektiğini gözümde canlandırdığımda ve az önce anlattığım şeyi bir tezahür ettiğimde ürpermemem işten bile değil. Yine de ürpermiyorum, alışkınım çünkü.
“Demek hatırlıyorsun, yeniden.” derken sesindeki neşeye rağmen volümün düşüklüğü ve çatlaklığı gayet anlaşılabilir. Sırtımı ona dönmeden “Evet.” diye mırıldanıyorum, benim sesim onunkine nazaran çok daha güçlü çıkıyor. Neticede onun koşullarıyla karşılaştırılamayacak kadar iyi yollardan geçip yiyip içtim. Ama sorsanız o benden çok daha konforluydu. Daha da önemlisi çok daha onurluydu, duruşu sağlamdı. “Yemek için toprağı işlerken, içmek için suyu çıkarırken gına mı geldi?” Kekremsi sesiyle kendi esprisine kendisini güldü. Kahkahası itici değildi. Aksine cazibesi çok yüksektir, her zaman öyleydi. Buna rağmen dikkat çekmeyen bir tipti. Bundan olsa gerek saçma bir isim uydurup aradan çekilmişti. Hatırlayanlar sayesinde onun da adını biliyorduk ama diğer isim, tam denk geldiği yere konan manzara misali gerçek görüntüyü kapatmıştı.
Ben de güldüm. Esprisi güzeldi ve doğruydu. Zaten o, yani diğeri, bizi burada duyamazdı. Duysa da umursamazdı. Ya da benim inandığım şekilde: Duysa da bundan çok keyif alırdı. O iyi bir yazardı, karakterlerini iyi tanıyordu. Çektikleri ıstıraplar kadar mizah anlayışlarını da biliyordu. Ben de güldüm. “Her defasında daha yorucu oluyor” derken yüzümü tahtına döndüm. Karanlığın içinde oturan iri yarı sureti seçebiliyordum, köşeleri ve kenarları sayesinde; sınırları sayesinde.
“Kendin kaşındın. Hep burada kalabilirdin. Benimle, bizimle kalabilirdin!” Sesinde öfke yoktu. Öfkeleneceği bir şey yoktu çünkü ben sözümü tutardım. Binlerce kez gitmiş, on binlerce kez geri dönmüştüm ve yine gideceğimi bilmesine rağmen tekrar döneceğimi biliyordu. Şu evrende ve evrenin çevresinde kalan her şeyde ki biz buna “Makif” diyorduk, benimkinden daha ederi yüksek sözü olan bir iki ad daha vardır. O bir iki addan bazıları da On Ad’dan biridir. Yine de sitemkardı. Çünkü vaktinde sözümü çiğnediğimi düşünüyordu. Onu, onları bırakıp giderken yanlış yaptığımı ama aslında ben hiçbirini bırakmamıştım. Ne kardeşlerimi ne de kardeşlerini. Ne benim olarak verilenleri ne de benim elde ettiklerimi. Ama anlamadıkları bir şey vardı: Birinin arada kalması gerekiyordu. Kalan her şey, kalan herkes iki uçtan birine kaçıp iradesizlik, hiçlik sergilemeye keyfini çatarken birinin kendini feda etmesi ve kendisi olması gerekiyordu. Bu büyük bir ironiydi ve anlayan kimse yoktu. Aslında o anlıyordu. Anlayan sadece iki kişiydik, üçüncüsü de bize katılacaktı ve o zaman ne olacağını kimse bilmiyordu. Ama herkes öğrenmişti ki anlamak çözmeye yetmiyordu. Her şey iki dalın ucunun birbirine değmesine bakıyordu ki buna da kök deniyordu. Köklerinden kopmuş, kozmosta savrulmakta olan milyonlarca budalanın bundan haberi dahi yoktu.
“Gezdiğin, dolaştığın onca kırgıbayırdan ne getirdin; geriye ne kaldı?” Elini havada öylesine çevirişini görebiliyordum. Duvardaki çiziklerin mimarı havada avare avare turlar atıyordu. Diğer kolunun dirseğini koltuğunun taş kolluğuna dayamış, kafasını da yumruk yaptığı eline yaslamıştı. “Işık’ı,” dedim kollarımı iki yana otuz derece kadar açarak, “Sana ve bu bok çukuruna Işık’ı getiriyorum.” Tatmin olmuşa benzemiyordu. Öyle de güldü omuzlarını silkerek. Diğerlerinin sandığının aksine hiç küfretmezdi. “Oradaki aptallar anlıyor mu bari kıymetli ışığından?” Uzun pençesinin berisindeki kemikli, kalın parmağıyla soldaki penceremsi nizami yarığı gösterdi istifini bozmadan, “Oradaki kurtçukların Işık’a ihtiyacı var, senin ve benim değil!”
Pencereden süzülen zayıf, çürük ışığa bakakaldım. Haklıydı. Benim kendim için yürüdüğüm ve yürüyeceğim yol artık bitmişti ve enayilik etmem gerekiyordu. Ediyordum da ama bir halta yaramıyordu. Kurtçuklar ya da yukarıdakilerin deyişiyle “tüysüz maymunlar” bunu idrak edemiyorlardı. Işık ilgilerini çekiyor değildi zira farkında bile değillerdi. Hoş, onun kurtçuklar derken samimi olmadığını biliyordum. Onun sevgisi benimkinden kat be kat yüksekti ki bunun için çok bir şey yapmasına gerek bile yoktu. Yine de ikimiz çok özge cezalar seçmiştik. Benim yerim yurdum yoktu. Yapayalnızdım. Savrulup duruyordum. Kimsem yoktu, sahip olduğum ve oldurduğum… Işık’a rağmen. O ise dört duvar ve bir koltuk arasındaydı. Herkesin bildiği ama neredeyse kimsenin anmadığı bir adı vardı. Koltuğuna, tahtına oturup hiçbir şey üzerine hüküm sürüyordu. Bense dışarıda her şeye sahip olabilecekken hiçbir şeye sahip olamıyordum. Çünkü anlamıyorlardı. Anlasalar da… Anlamıyorlardı işte! Eski bir ziyaretimde bana o kadim sözleri hatırlatmıştı: “O iyiliğini koyacak Kap bulamadı,” ellerini taş kolluklara yerleştirip uzaklarda var olmayan bir noktaya bakarak eklemişti: “Senin de aynını yaşamanı istiyor.”
Öyle de olmuştu. Bir defa da değil. Her defasında. Her yeni doğan gün. Her yeni dönen küre. Her yıkılan kulede. Her çekilen denizde. Her yarılan vadide. Her kısır keçi süt verdiğinde. Her çalı ateşe verildiğinde. Aynısını yaşıyordum. Onun yalnızlığının aynısını yaşıyordum. Kimsem yoktu. Benim bile, benim gibi bir adamın; benim gibi bir… nefesin bile. Bundan daha büyük bir kutsama yoktur. Bundan daha büyük bir lanet de yoktur. Mükafatım buydu işte: Her iki ucun da tamamını iki avucunda tutmak. Her iki uçta da olmak. Her hazzı ve her ıstırabı cebine koymak. Bundandır yüklerim çok ağırdı, bu odaya her geldiğimde ve her ayrıldığımda daha da ağır oluyordu.
“Bir gün anlayacaklar. Hepsi, dostum, bir gün…” Boğazım kupkuruydu. Yutkunmak için durmam gerekmişti. Zaten bu cümleyi çok iyi biliyordu. Daha önce binlerce kez, her ziyaretimde duymuştu. Başını biraz kaldırıp gözlerimin içine baktığında gözleri kırmızının boğuk bir tonundaydı. Geriye doğru çekilmiş boynuzlarının üst kavisi estetik görünüyordu. “Peki o zaman geldiğinde, dostum, senden geriye ne kalacak?” Sorusunu ağır ağır sorarken gür keçi sakalı benle alay edercesine ileri geri sallandı. Benim bakışlarım ise karanlığın içinde kaybolmuş, altlarına çakılı çivilerin soluk ışıkta parladığı ayaklarına kaydı. Ben de bu soruyu çok iyi biliyordum. Daha önce binlerce kez, her ziyaretimde duymuştum. Hiçbir ziyaretimde cevap verebilmiş değildim.
Arkamı dönüp kurşun kapılara yönelirken ayağım yerdeki nesnelere çarptıysa da umursamadım. Kapının yanında menteşeleri yalamakta olan siyah kürklü, kızıl gözlü keçilerin boynunu okşarken duraksadım sadece. “Bir dahakine kadar, eski dostum.” dedim sadece. Devasa kurşun kapılar kapanırken keçiler arkamdan bakıyorlardı.
Bunu sadece hayalgucuyle yazdığını inanmıyorum…
YanıtlaSilIzdırabı işliyosun hep😢😢
YanıtlaSil👏👏👏
YanıtlaSil