Tek Bir Kum Tanesi
Ayağının altındaki kumlar sıcak değildi. Aksine serin, soğuk denebilecek kadar serinlerdi. Her bir kum zerresinin birbiri üstünde, yanında, altında, etrafında bir yerlere yerleşmiş; saçılmış olduğu bu koca ummanda kumlardan başka bir şey yoktu. Kumların yarattığı tepeler komşular, dostlar, yavuklular gibi birbiri üstüne, yanına, altına, etrafına dizilmişti. Kumlara hayranlıkla baktı. Kumların üstünde uzanan; yeşil, lacivert, mor, siyah ve tanınamaz haldeki diğer türlü renklerin cümbüşündeki gece göğüne hayranlıkla baktı. Gece olduğunu nereden biliyordu ki? Sorgulamadı. Zira burası hep geceydi. Lakin gökyüzünde bir Ay yoktu. Ay yoksa Güneş vardır, demeyin; o da yoktu. Burası hep geceydi ve kumların üzerinde uzanan türlü renklerin gece göğünde ne Ay’a ne de Güneş’e gerek vardı. Yıldızlar bile gece göğünün şalları arasında serpilmiş tuz tanelerine benziyorlardı. Zira burada sadece kumlar ve kumların üzerinde uzanan gök vardı ve her şey bundan ibaretti.
Ayaklarının altındaki kumların titreşimlerini hissedebiliyordu. Bu titreşimler birbirine hasret kum tanelerinin vuslata yaktıkları ağıtlardan geliyordu ancak işitebilecek kulak azdı. Kulak işitse de gönül anlamazdı ve bu ağıt böylece sonsuza kadar akardı. Her şey kum taneleri içindi. Kum tanelerinin çektikleri acı dahi onlar içindi ve bu ıstırap sonsuza dek böyle sürerdi. Haz ise ıstırabın içinde gizliydi. Ağıt öylesine güzeldi ki her bir kum tanesi, temas edemediği bir diğer kum tanesine olan hasretinden başkasını hissedemez olmuştu. Hasretin ıstırabı büyüdükçe, vuslatın hazzı da artıyordu. Genç derviş dizlerini büküp yere çöktü. Sol avucunu kumlara daldırdı, bir avuç aldı. Parmak aralarından dökülürken kumların şarkısını dinlemek istedi. Zira parmakları arasında altın tozlarını ufalar gibi ufaladığı kum tanelerinin vuslata ereceklerini sanmıştı. Ve tabii olmamıştı. Kum taneleri yine vuslata eremediler; istedikleri, özledikleri tanelere temas edemediler. Derviş birkaç kez daha denedi. Sonuç hep hüsrandı. Kum tanelerinin ağıdı gece göğünün şalları arasına gizlenmiş yıldızlara kadar yayıldığında adam başını kaldırıp göğe baktı. Orada da manzara aynıydı: Yıldızlar da en az kum taneleri kadar birbirlerine uzaklardı. Ama hayır, kum taneleri birbirlerine çok daha uzaklardı. Yıldızların hiç değişle ışıkları ki bu ışığı Şira’dan çalmışlardı, birbirlerine değiyor böylece gece göğünün şallarını yaratıyorlardı. Halbuki kum taneleri… Derviş başını yere eğdi. İki avuç kum aldı, ağıtlarını dinledi. Dinledi de gönlünde hissetti. Gönlünde hissetti de aklında idrak etti. Kum tanelerinin birbirine hasret olma sebebi kum tanelerinin ta kendisiydi. Her bir kum tanesi, bir diğer kum tanesine hasretti ama etrafta o kadar çok kum tanesi vardı ki vuslata gerek duymuyorlardı. Vuslata gerek duymadıklarından hasret hiç dinmiyordu. Hasret hiç dinmediğinden ağıt hiç susmuyordu. Vuslata açlık duymadan nasıl hasret ettiklerini sordu kendince adam. Kum taneleri özlem duygusu hissetmiyorlardı, anca hissederlerse bir boşluk seziyorlardı. Ne acı! Ne ahmakça! Kum tanelerinin niye çölün kendisi, çölün kendisinin niye derya olmadığını; olamadığını idrak için gayrısına gerek yoktu.
Dervişin avuçları iki yanına açıldı, kum taneleri yerlere saçıldı. Saçıldıkça gayrılandılar, saçıldıkça yolları ayrıldı. Zavallı ve kör kum taneleri, diğer kum tanelerine sarılıp kendi kum tanelerini unuttular. Ya da öyle sandılar. Çok geçmeden hasret yine boy gösterdi. Çünkü vuslat gerçekleşmemişti. Vuslat yoksa hasret vardır. Kum tanelerinin ağıdı çok geçmeden yine göklere vardı, yıldızların örtündükleri gece göğünün şallarını dokudu. Yıldızların soluk hasret ışıkları, kum tanelerinin ağıdıyla dolandı.
Derviş kederle ellerini yüzüne kapattı. Vuslatın olmadığı bir çölde kimin göğe bakmaya yüzü vardı? Ellerini yüzüne kapatınca parmaklarının arasındaki emek terine karışmış kum taneleri gözlerine battı. Hasretin acısından dervişin gözleri yandı. Öyle yandı ki vuslatın arzusundan gözyaşları kabardı, damla damla kum tanelerinin üzerine aktı. Dervişin göz yaşlarına karışmış kum taneleri yerdeki kum tanelerine, kendi kum tanelerine varmıştı! Mucize bu ya vuslat gerçekleşmiş, hasret sona ermişti! Kum taneleri bir bir zerrelere dağılmaya, havada birer tayf olarak süzülüp kaybolmaya başladılar. Vuslat varken hasret yoktu, hasret yoksa ağıt yoktu, ağıt yoksa ışık dokumaya girmiyordu ve gece göğünün şalları yoktu. Yıldızlar da bir bir zerrelere dağılmaya, havada birer tayf olup süzülmeye başladılar. Yıldızlar yoksa gece göğünün şalları yoktu, şalları yoksa gece göğü yoktu. Dervişin ayakları altındaki her şey birden durdu. Kumların üstündeki gece göğü yoksa kumlar da yoktu… Derken artık gök de yer de yoktu. Derviş ne olduğunu anlamayamadı. Her şeyi anlayan derviş şaşkınlıkla etrafına bakındı. Etraf kusursuz bir sükut halindeydi. Sükut varsa etraf yoktu, etraf yoksa idraka hacet yoktu, idrak yoksa derviş yoktu.
Derviş yokken o yalnız kaldı. Kusursuz sükut içinde kendini nasıl tanıyabilirdi, nasıl-neyi dinlerdi ki? Çok geçmedi, sadece var olmayan bir zaman kadar süre sonra hiçlikten aşağı bir kum tanesi, tek bir kum tanesi süzüldü. Diğer kum tanelerinin hasretine düştü tek bir kum tanesi, bir ağıt tutturdu.
Ve yol aslında bir di 🌼🤍🌼
YanıtlaSil