Kehribar
Çöldeki kaçıncı günü olduğunu hatırlamıyordum. Onu uzaktan izlerken şehvet, hayranlık, garez, öfke, kin, acıma birbirine karışmıştı. Bense bu karışımın ortasında güzelliği ile başım dönmüş halde onu izliyordum. Kollarımı göğsümde kavuşturmuş, sırtımı kumtaşından obeliske dayamış, başımı biraz yana eğmiş öylece bakıyordum. Uzaktan dahi sureti öylesine şekilli, vücudunun kıvrımları öylesine yuvarlak ve sert, bedeni öylesine parlaktı ki bu dünyaya özel olarak geldiği belli oluyordu. Yaşlı değildi, gencecikti. Ruhu da öyle ki ondan bahsediyorum. Kimseyi kurtaracak hali de yoktu, öyle bir iddiası olsa da. Büyük işlere soyunmuş küçük bir çocuktu. Ama farkında dahi değildi. Babasına duyduğu hürmet, annesine duyduğu sahte minnet ve ayak bileklerine taktığı prangalardan uzanan zincirlerin uzunluğu gözlerini kör, aklını hafif kılmıştı. Yanılıyordu. Yanılmıştı! Benim ona sunduğum teklifi kabul etmeliydi. İnandığı ve inandıkları ona hiçbir şey veremezken ben dünyayı vaat etmiştim. Bir öpücük yeterliydi. Herhangi bir kesişen yolda, gece yarısı ya da saat üçte o kıvrımlı ve dolgun dudaklarından bir öpücük ve yere gömeceği bir kurdele ya da avucuna atacağı bir kesik yetecekken o, teklifimi reddetmişti. Ona teklifte bulunduğumu patronum duysa ağzıma ederdi üstelik. Kim bilir kaçıncı çukura fırlatılırdım! Bir düşününce, akıbetim çukurlar değil de yine burası olurdu; bu yeryüzü ama muhtemelen çok daha zor ve suratına bakılmaz tiplerden antlaşmalar kapmaya yollanırdım. Eh, benim kehribar gözlümden daha zor bir iş var mıydı ki? Kehribar gözleri… Gözleri adeta parlıyordu. Bir maralın gözlerini bana anımsatıyordu. Gözlerinin altındaki tebessümü çaktı mı adeta gökyüzünde altı şimşek çakıyordu da hiçbirinde gök gürlemiyordu. Yüzünü, dudaklarını anımsamak yeniden canımı sıkmıştı.
Ona ettiğim teklifte ona ne isterse sunacağımı söylemiştim. Ona efendi olmayı teklif etmiştim. Sahip olmayı, dünyayı teklif etmiştim. “Sana vereceğim söz hapishanem olacak,” demişti kehribar gözlerinin altındaki dudakları. Bense başımı öfkeyle iki yana sallarken gülmüştüm, tahammülsüzlükle “Bu dünya bir hapishane!” demiştim; “Ben seni azat edeceğim.” Görememesine şaşıyordum. Bendeki alevi görememesine hayret ediyordum. Evet, benim esansım çukurların ortasındaki mezbahada kıyım kıyım kesilmiş, ocaklarda harıl harıl yakılmıştı ve bir zamanlar olduğum şeyin esamesi okunmuyordu ama artık çok daha özeldim. Patronumun en iyi çalışanıydım ve kralımın da en büyük kozuydum. Tabii bizim ülkemizin çok sayıda kralı vardı ve her bir kralın da çok sayıda kozu olmalıydı. Bırakın kralları; düklerin, markizlerin, kontların bile türlü kozları, entrikaları vardır. Aşağıda hayatta kalmak zordur, dostlarım. “Hayatta” kalmak denebilir mi emin olmasam da ne demek istediğimi anladığınızı umut ediyorum.
Teklifimi reddetmişti çünkü kendi aşkına yürekten bağlıydı. Öyle ki tüm hikayesini aşkına göre yazmış, mürekkebini dahi öyle kokutmuştu. Kıskanmamak elde değildi. Halbuki yapılacak antlaşmayla hem onu hem kendimi özgür bırakabilirdim. Üstelik kendi özgürlüğüm umrumda bile değildi. İşe… alınmamdan bu yana ilk kez kazancın umrumda olmadığı bir andı o. Tek arzum kehribar gözler ve onların arkasında yatan ruhtu.
Yine de peşini bırakmış değildim. Kehribarın yürüdüğü yollarda onu izledim. Benim antlaşmamı reddetmesinin ona ne kazandırdığını görmek istedim, desem de bu bahaneden başka bir şey değildi. Onun adımlarını, nefeslerini, dokusunu izlemek hoşuma gidiyordu. Avuçlarımla duyamayacağım dokuyu gözlerimle duymaya çalışıyordum, aynısını kokusu için de geçerliydi. Onu izleme hevesim işlerimi de bozmuştu. Artık eve çok daha az… ödeme yapamamış müşteri getiriyordum. Ödemesini yapamayan müşteriler neticede ödeme yapmaya mecburlardı ve nihai ödeme de eve gelmeleri, bizden biri olmalarıydı. Tabii evde karşılacakları… tüm o muameleyi atlatabilirlerse. Ya da atlamazlarsa? Doğru sözcüğün ne olduğunu gerçekten bilmiyorum çünkü aşağıda olan biteni yukarıdaki sözcüklerle anlatmak benim gibi bir profesyonel için bile kolay değil.
Onu izledim. İçim giderek, dudaklarımı yalayarak, koksunu hayal ederek onu izledim. Onu izlemediğim her an bunun eksikliğini çekerek diyeceğim ama antlaşmaya vardığım pek çok müşteride onu unutarak ama nihayetinde yine gözlerim ona değerek onu izledim. Aşkla kat ettiği yollara ter, gözyaşı ve en önemlisi nefes dökerek koşmasını izledim. Böylece sayamadığım kadar çok zaman geçti. Umudum günden güne tükendi ki malum, eve geldiğiniz ilk anda zaten umut denilen duygu ile bağınız kopar. Onun aşkı uğruna vazgeçtiği yıllarını, zevklerini ve kendi umutlarını şaşkınlıkla izledim. Teni sarkarken, saçlarına aklar düşerken, vücudunun Ağaç’ın dalları arasında gezinen yılan dostum kadar kıvrımlı hatları yavaş yavaş çökerken onu izledim. Gözleri hâlâ kehribar renginde parlasa da o ışığını yitiriyordu. Neticede zaman onu kemiriyordu, ben zamana olan kefaretimi ödemiştim. O öylece zamanın feleğinden geçerken onu izledim. Çocuklara doğum vermesini izledim. Onları büyütmesini izledim. Sadece kendi gözleri ve dudaklarını değil, çocuklarınınkileri de aşkına kurban etmesini izledim.
Derken diğerlerinin iş zamanı geldi ve yıllarca benim peşinden koştuğum ödemeyi soğuk, ürkütücü tipin teki aldı. Ah dostlarım, aşağıda gördüğüm şeyleri hayal bile edemezsiniz ama bunların ürkütücülüğü bir başkadır! Neyse, üzüldüm. İnanın üzüldüm. Yaşadığım ve gördüğüm onca şeyden sonra bile üzüldüm. En çok da onu bir daha göremeyeceğime ve birkaç asır içinde bile hafızamda her bir parçasının detayını anımsayacak olmama üzüldüm. O üst kata, artık oraya taşınacaktı ve bizim gibilerin üst kata girmesi pek tabii yasaktı. Umutsuzluk içinde eve geri döndüm. Bu sırada aldığım birkaç ödeme ve yeni işi de patronuma verirdim.
Derken gördüğüm manzara beni şok etti. Sizce ben kolayca şok olur muyum? Gördüğüm şey beni çok şok etti. Patronumun köşküne tırmanırken siyah merdiven basamaklarından durup güneye doğru baktığımda kalabalık ve hengame içinde itilip kakılan yeniler arasında onu gördüm, kehribar gözlerini! Buradan bile, kızıl dumanlar ve alevlerin böldüğü görüşüm içinde bile o gözleri seçememe olasılığım yoktu. Merdivene sütun görevi gören dikitlere yaslanıp iyice gözlerimi kısarak izledim. Onu bizim ufakların sürükleye sürükleye çarmıha götürmelerini, bağlamalarını ve üstüne çullanıp artık görünmez kılmalarını şaşkınlık içinde izledim.
“Daha öğreneceğin çok şey var acemi!” Sol yanımdan gelen sesle ağır ağır oraya dönerken sesin sahibini zaten tanımıştım. Boğuk ama yüksek ses balgamlı kaplı, bir kısmı parçalanmış bir gırtlaktan geliyordu. Bir davul gibi şişmiş gövdesi de aynı balgamların aktığı çıbanlarla doluydu. Ellerinin üstünde birer tane o kocaman çıbanlardan vardı. Onun, o güzel dudaklarıyla defalarca kez öptüğü ellerin üstünde; bu koca çıbanlar vardı… Anlamıştım. “Sendin,” dedim, “tüm yolculuğu boyunca onu kandırdın.” Kahkaha attı, kahkahası bizim devasa mağaramızda yankılanırken çıbanların altındaki göbeği sallandı. “Yoo,” dedi başını iki yana sallarken, boynu yoktu. “Ben ona bir vaat verdim, o da kabul etti. Bu kadar basit. Sen de bilmez misin, aile işi!” Ağır adımlarla merdivenleri inerken onu izledim. Beyaz yüzüm ve siyahla bürünmüş jilet gibi giyimimle benim alamadığım işi almıştı. Dahası… onu almıştı! “Büyük oynamaya alış, acemi!” dedi basamakları zorlukla inerken, “Büyük yalanlar söyle, tezgahlar kur. Yoksa satamazsın.”
Sol elimde tuttuğum çantanın kulbunu iki elimle sıkmaya başlayarak yeniden dönüp aşağıya bir göz attım. Bizim ufaklıklar yeni gelenlerin üstüne çullanmışlardı ve artık o pusun içinde hiçbir şey gözükmüyordu. Suratım asıktı. Bunu hak etmişti. Ama yine de… Başımı iki yana hızlıca sallayıp dudaklarımı birbirine bastırdım. Basamakları tırmanmaya devam ederken bir şarkı tutturmaya zihnimi zorladım. Kehribarla birlikte daha yüzlercesi, binlercesi daha gelmişti ve ufaklıkların çıkaracağı daha çok gürültü vardı.
Seni okurken hep durup durup düşünüyorum elin sağlık
YanıtlaSil