Bana Acını Anlat

  Kadıncağız elleri kucağına, iki bacağının gövdesine bağlandığı kuşağın ortasına düşmüş halde yatağında oturmuş camdan dışarı bakıyordu. Sonbahar renkleri dallarda türlü türlü sergilenmekteydi: Sarılar, yeşiller, kızıllar, kahverengiler… Türlü türlü, renk renk, doku doku salınıyorlardı. Doğanın ölümü çok güzeldi. Çünkü yeniden uyanacak, dirilecekti. Buna kuşku yoktu. Kuşkuya ne hacet? Kuşku taşıyan tek ölüm insanınkiydi. Hayvan ölür, hatıra olur; doğa ölür, kış olur. Hayvan geri gelmez, doğa geri gelir. Basit cevaplar, bu kadarı yeterliydi. Basit cevaplar hayat kurtarırdı. Ne yapmak istedi, neden istedi, niye istedi, ne yapmak istemedi, neden istemedi, niye istemedi, şimdi ne yapıyor, neden yapıyor, niye yapıyor; hepsinden öte de nasıl yapıyor, yapmıyor veya yapabiliyor… Soruların ardı arkası kesilmez ama sorular dizildikçe yanıtların içinde insan kaybolurdu. İnsan ölürken de kaybolurdu. İnsan yaşarken de kaybolmuyor muydu? İnsanın her şeyi, her zamanı kaybolmakla geçiyordu. Ne acı, ne talihsiz, ne saçma bir kader! Ne ahmakça, ne aptalca, ne boş bir safsata! Tüm bu yaprakların kaybolmak üzere düşmesi, böyle bir sarfiyat; tüm bu gürültünün bir hiç uğruna kopması! Ne kadar, nice, ne acı! Gürültü… Anahtar sözcük burada mı? Gürültü. Bir kuru gürültü… Ne diyordu şair, yazar ya da her ne haltsa; hepsi aynı yere çıkmıyor muydu? Ne diyordu: “Bir kuru gürültü, bir aptal tarafından yazılmış…”

Kadın incelmiş bileklerine gözlerini indirip baktı. Beyaz, gri, siyahın karmaşık bir mozaik oluşturduğu dumanı andıran saçlarının altındaki yüzü sivri çenesinin iki üstüne doğru çizilmiş bir “V” harfini andırıyordu. V For Vandetta… O filmi ne severdi! Bir insanın bir filmi sevmesi bile sonsuza dek yaşaması için yeterli değil miydi? Bir gün karanlıklara gömülecek ve hiçliğin içinde silinip gidecek iki sinaptik reaksiyon için koca bir ömür harcamak… Düşününce ne kadar nafileydi! Düşünmemek, en iyisi bu mu dersiniz? Peki nasıl, onu da söyler misiniz? Zira düşünmemek, bu pek azına bahşedilmiş bir lütuf olsa gerek. Sırrını henüz veren olmadı, bu sırra vakıf olan da. Boş bir kafa, boş bir kalpten gelirdi ama boş bir kalp diye bir şey yoktu. Tüm kalpler doludur. Yazın bu sözümü bir kenara. Evet, tüm kalpler doludur. Kimi çer çöple, kimi elmas pırlantayla. Pek azı elmas pırlantayla, çoğu çer çöple. Çok, çok daha fazlası da yalanla. Bana katılmıyor musunuz? Bakın, bir başka yalan daha.

Kadıncağız saçlarını kulağının üstünden geriye atarken kaç yaşında olduğunu merak etti. 30, 40? Önemi yok. Ölmek için çok erken, yaşamak için çok geç! Dudakları renksizdi, öpeni yoktu. Elleri soğuktu, tutanı yoktu. Çantasında bir anahtar da yoktu, parmaklarının arasında bir tasma da, kollarına atlayacak bir yumurcak da. Hiçbir eksiği yoktu, ne kadar yüce! Zira hiçbir fazlası da yoktu. Kaygılanacak hiçbir şeyi yoktu. Köklerinin ucunda sallanan boş dalların yasını tutacak bir güvercin de kumru da o dallara konmuş değil. Boş dallar acı çekmez, değil mi? Öfkeli bir ruh da acı çekmez. Üzgün bir ruh da. Ruh diye bir şey yoktur, değil mi? Çocukları da küçük mermilerle öldürürler. Erkekler kadınlarda annelerinin masumiyetini ararlar, değil mi? Ve kadınlar erkeklerin kalitesine bakarlar. Zaten bebekleri de leylekler getirir. Geceleri pembe filler de gökkuşakları üzerinde koşarken yellendikleri için sabah olunca Güneş doğar.

“Bana acını anlat.”

Kadıncağız şaşkındı. İlk kez bembeyaz duvarlı, bembeyaz yataklı odasında bir ses işitiyordu. İşitmiyordu, duyuyordu. Farkını bilir misiniz? Neyse. Şaşkındı. Sağ yanındaki beyaz kapıya şaşkınlıkla baktı. Beyaz göz akları içinde kara gözleri heyecanla açıldı. “Siz,” diye sordu kurumuş, ince, gri dudaklarından; “Siz doktor musunuz?” Misafiri tebessümünü bozmadan başını hafifçe iki yana sallayarak yanıt verirken “Ben bir yazarım,” demekle yetindi, “Bana acını anlat.”

Kadıncağız ne diyeceğini bilemiyordu. Misafirinin yazmadığı ne acıyı anlatabilirdi ki? Dallardan düşmemiş tek bir yaprak var mıydı? Böyle bir olasılık var mıydı? Misafiri beyaz iskemleyi çekip oturdu. Kadıncağız anlattı. Misafiri yazdı. Kadıncağız ağladı. Misafiri yazdı. Kadıncağız beyaz çarşaflı beyaz yatağı içinde umutlarından bahsetti. Misafiri yazdı. Kadıncağız beyaz pijaması içinde eksildi, azaldı. Misafiri yazdı. Beyaz çarşaflı beyaz yatağın üstünde beyaz bir pijama kaldı. Misafiri yazdı.

Derken siyah bir gece başladı. Dallar tek renk yapraklarla bezenirken siyah bir beşikte siyah bir kundakta akça bir kız bebeği doğdu. Bebecik siyah bir küvözle siyah bir odaya götürülürken misafir, pembe fillerin gökkuşakları üstünde koşarken ne kadar mutlu olduklarını yazmayı atlamıştı.

Yorumlar

  1. “ Boş dallar acı çekmez, değil mi? Öfkeli bir ruh da acı çekmez. Üzgün bir ruh da. Ruh diye bir şey yoktur, değil mi? Çocukları da küçük mermilerle öldürürler. Erkekler kadınlarda annelerinin masumiyetini ararlar, değil mi? Ve kadınlar erkeklerin kalitesine bakarlar. Zaten bebekleri de leylekler getirir. Geceleri pembe filler de gökkuşakları üzerinde koşarken yellendikleri için sabah olunca Güneş doğar. “

    YanıtlaSil
  2. Çok karanlık 🥺🥺🥺

    YanıtlaSil
  3. niye gözlerim doldu ?

    YanıtlaSil
  4. Ölmek için çok erken yaşamak için çok geç!!!

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kesik Kelam

Öteki Zahidin Duası

Var Olmayan Yer