İkimizin Evi

  Paltosunun yakalarını kaldırdı. Emektar gözler ve parmakların ucunda ilmeklenmişlerin yerini almış, laboratuvarlarda yaratılıp fabrikalarda basılmış yapay ve dandik dokunun boğazını sarmasına, boynunu soğuktan korumasına izin verdi. Bir alışkanlıktı bu. Arzu duyduğu br güzellik değil, kendini sevdiği için değil, soğuktan nefret ettiği için de değil. Sadece bir refleks olduğu için. Kimileri hayatı böyle yaşar. Siyah değil, beyaz değil; gri. Grinin birkaç yüz tonu ya da tek, fark etmez. İki kutbun ortasında hakikat başlar. Ve orada sonsuz olasılık vardır. Yine de her biri birbirine eştir, değeri tektir çünkü pahası yoktur. Ne kadar verirsen ver, ne kadar basarsan bas; onu satın alamazsın. Ederi olan şeyin pahası bulunmaz, paha biçilen şeyin ederi yoktur.

O da böyle yaşıyordu işte. Bir Rus romanı gibi, paltosundan ve erkekliğinden gayrı bir şeyi yoktu. Gerçekten yoktu, hele de artık. Havayı hafif hafif yanık kokusu doldururken bunu düşündü. Aslında henüz kokuyu alabildiğinden emin değildi. Sadece ümit ediyor olmalıydı. Ümit öyle güçlü bir duygudur ki insanın duyularıyla oynar.

Paltosunun yakalarını dikleştirip iri düğmeleri bir bir ilikledi. Soğuğun içeri işlemesinden çekinir gibiydi. Öyle bir çekinmek ki bu tüylerinin diken diken oluşundan, boğazında aldığı kan tadından, göğsündeki hırıltıdan daha da beter; öyle beter ki damarlarında kristallerin dolaşmasından, kirpiklerinden elmas tanecikleri düşmesinden, titreyen dudaklarından bir son nefesin dökülmesinden korkar gibiydi. Sıkı sıkı paltosunu iliklerken, hissettiği değil, hissedeceği şeyden çekiniyordu, kaçınıyordu. İçindeki soğuğu hissetmekten korkuyordu. Dışarıdaki soğuk neydi ki onun yanında? Cehennem’in en korkunç yerinin koca, buzdan bir kuyu olduğunu; içeriye yukarıdan dökülen ışıkla apaydın olduğunu pek azı bilirdi. Cennet’ten düşen güçlü, saf bir ışık sütunu nispet yapar gibi orayı aydınlatırdı. Ve orada tek bir hareket, tek bir tebessüm, tek bir öpücük, tek bir sarılış olmadan; soğuk ve sükunet edebiyen köleliğini sürdürürdü.

İşte bu soğuktu adamın asıl derdi önünü sıkı sıkı iliklerken. Bu soğuktan kaçtığı için ateşe ihtiyaç duymuştu. Ocağınıza ateş düştüğünde ocağınızın markası artık önemini kaybeder, garantisi olup olmadığını da umursamazsınız. Yavaş yavaş ışık geceyi doldururken genç adam da paltosunun ceplerine elini uzattı. Şehir ışıkları sadece yıldızların değil, evinin de aydınlığını görünmez kılıyordu. Etraftaki mutlu ve sıradan evlerde insanlar beklenen ve istenen ama bir o kadar sıradan ve saçma aile saadetlerini sürerken genç adam kendi evinin içeriden aydınlanışını izledi.

Bir zamanların umut ve aşk yuvası, iki anahtardan birinin cebinde olduğu evinin pencere ve kapı kenarlarından kıvılcımlar taşmaya başladığında bedenindeki kaslar gerildi. Başını dikleştirdi. Çok para verip bilet aldığınız bir tiyatro oyununun başlangıcını hissettiğiniz o andaki gibi. Genelde ünlü oyuncuların birbirlerini güzelliye güzelliye oynadığı, televizyonda ve internette anarşi ve Stoa yapıp kuliste tütsülenmiş İskoç viskileri diktikleri o harika oyunlardaki gibi. 

Alevler kenar mahalledeki, pejmürde evinin dışına taşmaya başladığında yutkundu. Boğazı kurumuştu. Mideniz bulanıyorsa, boğazınız kuruduysa yani hayat ağzınıza verdiyse yapılacak en iyi şey nedir? Elbette rezil bir şarkı eşliğinde sigara çekmek. Ruhunuzun içine ettiğiniz yetmiyormuş gibi bedeninizi de kendi ellerinizle zehirlemek. İnsanın ahmaklığı taçlandırıldıkça daha bir tat verir. Bu her zaman böyledir.

Buruşmuş paketi cebinden çıkarıp içinden bir dal sigarayı dışarı sürdü. Gözleri alevlerin titreyen ışığıyla uyum içinde titreşip dans ediyordu. Alevlerin parlaklığı ve yüzüne çarpan sıcaklığı mı gözlerini kurutuyordu ve yüzünü yakıyordu yoksa her şeyini kaybettiği evini de kaybetmeye karar vermiş bir aptal olması mı, bilmiyordu. Arkadaşları ona devamlı fevri ve heyecanlı olduğunu söylerlerdi. Niçin öyle olduğunu sormaya hiç gerek görmemişlerdi. Bu da onların neden “arkadaş” olmadıklarını anlatıyordu. Günümüzde bu sözcüğü çok yanlış kullanılırız. Arkadaş dediğimiz pek çok kişi aslında tanıştır. Sevgili dediğimiz pek çok kişi ise seks işçisi; bankamatik ya da taksicinizdir. Hele bir de “flört” diye bir sözcüğünüz vardır ki o da sizin mahalle yanarken saçlarınıza gösterdiğiniz ilgi ile ilişkili bir parametredir.

Sigarasını yakarken, birkaç kesik nefesle onu harlarken gözleri aşk yuvasının, sevgili evlerinin artık alevler içindeki hatlarına baktı. İnsanlar dışarı çıkmışlardı,  şaşkınlardı. İki gencin yaşadığı o eve bakıyorlardı. Kenar mahallede, bu rezil apartmanda, mülteci kaynayan bu bok çukurunda geceleri sokakları arşınlamayı, bakkalına veresiye açtırmayı, apartmanın önüne çektiği arabası için tütüncüyle iyi geçinmeyi göze aldığı sokak yavaş yavaş insan dolarken o geride kalıp izledi. Bu evin içinde ne fırtınalar ve ne donlar yaşanırken dedikodu, kulak kabartma ve belki taciz ve zinadan gayrısına kafası basmayan andavallar ateşlere karşı zavallı evin yardımına koştular. Belki de sokağa balgam değil de umut atsalardı, anlayış ve idrak ile boşaltsalardı buna gerek dahi kalmayacaktı.

Yardımları da zaten pek bir halta yaramadı. Sokağın her iki yanına park ettikleri arabaları yüzünden apartmana itfaiye yanaşamayacaktı. Genç adam evin alevler içinde yutuluşunu sigarasından sakin nefesler çekerek izledi. Kalabalığın gerisinde durarak baktı. Artık hatıralardan başka bir şeyle dolu olmayan evi izlerken içindeki soğuğun da alevlerce yutulup tüketilmesini derinden arzu etti, bunun için Tanrı’ya, artık hangisiyse, yalvardı. Tabii ki nafile bir çabaydı. Tanrı öylesine adildir ki hiçbir duayı duymaz. Hele de içtenlikle ediliyorsa ve kulun ihtiyacı yoğunsa. Ha bu arada, Hızır kul sıkışmadan gelir, haliyle pek bir halta yaramaz. Zira hayat böyle bir yerdir, Adem’in düşmesinin bir bedeli olacaktır. Kalkmasının bedeli ise hepsinden daha ağırdır.

İnsanlar eve doğru koştururken genç adam öylece durup izledi. Alevlerden geriye hiçbir şeyin, tek bir eşyasının kalmayacağına emin olana kadar. Artık hayatında olmayan, artık sadece bir anıdan ibaret olan, çok önce bir trende son kez gördüğü ve vagonun raylar üzerindeki sürgünü sırasında gözden yok olan ve bir anda artık bir mitten daha uzaklarda kalan o kıvırcık saçların, elmas misali gözlerin hayaletinden hiçbir şey kalmayacağına emin olana kadar bekledi ve izledi. Sigarası bitti, izmaritini sokağın ortasına atıp toplumuna karşı ilk suçunu işledi. Toplukları üzerinde döndü. Elleri paltosunun cebinde sokaktan aşağı yürümeye yöneldi.

Adımlar attıkça yüzünde belirmesini beklediği tebessümü gecikti, gecikti. Buna başta anlam veremedi. Sevdiceği ile bir kere içmesi nasip olmayan seks sonrası sigarasını evine veda ederken içmişti ama hiç etki görmemişti. Adımları ilerledikçe hızlandı, hızlandıkça sertleşti. Caminin köşesinden ya da köşedeki camiden -her sokakta bulunur bunlardan, bilirsiniz- geçerken artık neredeyse koşacaktı. İnsanlardan ya da sokak hayvanlarından ya da bu rezil muhitin ıssız gecelerinden değil; kıvırcık saçların tebessüm eden yüzü, kırmızı kanepenin yayları kırılıp singeri çökmüş rahatsızlığında oturuşu, kıç kadar mutfakta dandik salçayla karıştırılıp ısıtılmış hazır dönerdin tadı, bir zamanlar inanmak istediği saadetin bütün hatıraları… O uzun süredir yoktu, ev zaten yoktu, kendisi bile artık yoktu ama nasıl oluyorsa hatıralar, o şeytani hayaletler dün gibi oradaydı. Genç adam koşmaya başladı. Koştukça başının üstündeki yaprakların arasında leylakları gördü. Mor leylaklar bir aristokratın kafasının üzerinde salınan giyotin misali yüreğindeki ıstırabın üzerinde salınıyordu. Genç adam koştu, koştu; alabildiğince kaçmak için koştu. Bir alemi yoktu. İnsan bırak evleri, alemleri de yaksa kendi içindeki kıştan kaçamıyordu.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kesik Kelam

Öteki Zahidin Duası

Var Olmayan Yer