Kayıtlar

Semah

      Duyabiliyor musun?      Hadi çekinme. Biraz daha, biraz daha eğil öne, Kulak kabart iyice. Sesleri dinle, kokuyu çek içine, gözlerini iyice aç, dilinin ucuna parmaklarını değdir, avucunla bir yokla. Cesur ol biraz ve bu hiçliğe, bu soğukluğa, bu sessizliğe bir kerecik dokunmayı dene. Korktuğunu biliyorum. Anlamadığını da. Asıl anlamadığından korktuğunu biliyorum üstelik sen bile henüz bilmezken. İnsan anlamadığından korkar lakin yeterince bilgeysen anladığından daha çok korkarsın. Nasıl kalabalıklar içinde gezdiklerini, nasıl sahte ve çiğ dertler edindiklerini, nasıl sahtekar olduklarını ve nasıl kimsesizliğe alıştıklarını ve etinin keyfi düşmezse de bu kimsesizliğe bir kılıf uydurma gereği bile duymayacaklarını anlarsın.      İşte bu hiçliğin ortasında kollarımı açtım bende. Damarlarımda dolaşan zehrin ve demirin ağırlığı altında ezilir ve etimi ince jiletler hafif hafif keserken ben o mavi, koyu mavi hiçliğin ortasında dans ettim...

İkimizin Evi

  Paltosunun yakalarını kaldırdı. Emektar gözler ve parmakların ucunda ilmeklenmişlerin yerini almış, laboratuvarlarda yaratılıp fabrikalarda basılmış yapay ve dandik dokunun boğazını sarmasına, boynunu soğuktan korumasına izin verdi. Bir alışkanlıktı bu. Arzu duyduğu br güzellik değil, kendini sevdiği için değil, soğuktan nefret ettiği için de değil. Sadece bir refleks olduğu için. Kimileri hayatı böyle yaşar. Siyah değil, beyaz değil; gri. Grinin birkaç yüz tonu ya da tek, fark etmez. İki kutbun ortasında hakikat başlar. Ve orada sonsuz olasılık vardır. Yine de her biri birbirine eştir, değeri tektir çünkü pahası yoktur. Ne kadar verirsen ver, ne kadar basarsan bas; onu satın alamazsın. Ederi olan şeyin pahası bulunmaz, paha biçilen şeyin ederi yoktur. O da böyle yaşıyordu işte. Bir Rus romanı gibi, paltosundan ve erkekliğinden gayrı bir şeyi yoktu. Gerçekten yoktu, hele de artık. Havayı hafif hafif yanık kokusu doldururken bunu düşündü. Aslında henüz kokuyu alabildiğinden em...

Gökyüzü Giymiş Kadın

      Onu gördüğümde sıkıcı bir akşamüstüydü. İşten çıkmış, şehri dolduran milyonların birkaç yüz bini gibi trenlere atlayıp evimin yolunu tutmuştum. Yorgun değildim, o gün hiçbir iş yapmamıştım. Artık hiçbir iş yapasım gelmiyordu. O iğrenç tuşlara basmak istemiyordum. O döner koltuğa oturmak istemiyordum. O patronları dinlemek istemiyordum. Tuşlara bastıkça hiçbir halt yazmıyordunuz. Döner koltukta otursanız da dinlenemiyordunuz. Patronları dinleseniz de hiçbir şey söylemiyorlardı. İş denen şey, benimki bile, bir saçmalıktan ibaretti. Yüzyıllar önce yaşamış, adını dahi bilmediğimiz herifin tekinin dediği gibi bir kuru gürültüydü, bir deli saçmasıydı, nafile geçen zaman ve güçtü, bir ahmak tarafından yazılmıştı ve hiçbir anlamı yoktu. İnsanların sabah akşam peşinden koştuğu, yollarda paralandığı, döner koltuklarda çürüdüğü koca bir saçmalıktan ibaretti.      Hep bir saçmalığı yaşadık. En başından beri, evet. Kandırıldık dostlarım. Bize yalan söylediler...

Öteki Zahidin Duası

Ey Işık’ın Tanrısı, Bu ay bizi terk edişinin veyahut bizim seni terk edişimizin ay dönümü. Herkesin günleri önemsediği bu dünyada ayların daha mühim olduğunu düşünüyorum. Günlerde bir şey olmuyor. O gün her ne olduysa oluyor. Yarayı çileden çıkaran kanaması değildir, iltihaplanmasıdır. Ete kurt düşüren yaranın kanı değil, cerahatıdır. Yara açıldıktan sonra başlar asıl ıstırap. Biz de gününü hatırlamıyoruz, ayını anıyoruz. Bundan Kasım aylarından tiksiniyoruz. Bizim Tanrımız, vazgeçmiş değiliz. En azından ben… ben vazgeçmedim. Mabedin bomboş da olsa onu her gün açıyorum. Her gün mumlarını yakıyor, yağ lambasına yağ dolduruyor, sandığına emanetlerini bir bir yerleştiriyorum. Rabbimiz, bu yeryüzünden ihtişamını hatırlayan hiç kimse kalmasa da ben ona her gün hizmet ediyorum. Hazinelerini çöl kumları arasından kazıp çıkarmaya çalışıyorum, arada kayalar denk geliyor ve tırnaklarımı kırıyor. Her gece yatağıma yorgun yatıp sabah geri kalkıyorum. Senin ihtişamın için. Bana ihtişamını gös...

Bana Acını Anlat

  Kadıncağız elleri kucağına, iki bacağının gövdesine bağlandığı kuşağın ortasına düşmüş halde yatağında oturmuş camdan dışarı bakıyordu. Sonbahar renkleri dallarda türlü türlü sergilenmekteydi: Sarılar, yeşiller, kızıllar, kahverengiler… Türlü türlü, renk renk, doku doku salınıyorlardı. Doğanın ölümü çok güzeldi. Çünkü yeniden uyanacak, dirilecekti. Buna kuşku yoktu. Kuşkuya ne hacet? Kuşku taşıyan tek ölüm insanınkiydi. Hayvan ölür, hatıra olur; doğa ölür, kış olur. Hayvan geri gelmez, doğa geri gelir. Basit cevaplar, bu kadarı yeterliydi. Basit cevaplar hayat kurtarırdı. Ne yapmak istedi, neden istedi, niye istedi, ne yapmak istemedi, neden istemedi, niye istemedi, şimdi ne yapıyor, neden yapıyor, niye yapıyor; hepsinden öte de nasıl yapıyor, yapmıyor veya yapabiliyor… Soruların ardı arkası kesilmez ama sorular dizildikçe yanıtların içinde insan kaybolurdu. İnsan ölürken de kaybolurdu. İnsan yaşarken de kaybolmuyor muydu? İnsanın her şeyi, her zamanı kaybolmakla geçiyordu. Ne ...

Anlamadın

Hayır, anlamadın. Hiçbir zaman, hiçbir koşulda, Siz de anlamadınız. Zaten buydu bütün hikaye,   Bütün serüven, bütün macera, Tüm çileyi çekerken ya da tüm hazzı alırken bile, Hiç anlamadınız. Baharlar düştü önce, Yapraklar dökülürken ve çıplakken dal, Siz yine anlamadınız. Cehaletten ya da aptallıktan da değil üstelik, Böyle bilge ve böyle rahattınız. Sefalet ve sarahat koşarken yeryüzünde, Siz başaklarınızla mutluydunuz, Çünkü parmak uçlarınıza değerken bereketin güveni Ve zevki kadife keselerdeki bolluğun, Üstünde tek bir çamaşır sallanırken telin, Esen ikindi rüzgarında Ve anlamadınız. Anlamaya bir çabanız bile olmadı üstelik, Bundandır söyleme, ses etme, seslenme de. Bir meziyetmiş gibi eyleme, Eğip başını, kaşlarını, gözlerini, Boşken üstelik yuvalarındaki tüm düşlerinle gerçeklerin, Sesini yükseltme ve soluğunu alçaltma, Varlığın yokluğuna denkken bari, Aklımı karıştırma. Gönlüme de kırıştırma, Boş kalacaksa yanımdaki sandalye, Nefesin odamı ısıtmayacaksa, Başka bir şansım yo...

Akşam Güneşi

  Gündüz öldüğünde gece çöker. Buraya kadar herkes bilir, herkes yaşar. Güneş’in terkiyle Ay’ın hükmü başlar. Yıldızlar benek benek, kara çarşafın üstünü donatır. Soluk ışıkları yukarıdan aşağı bir çağlayanın ıslak kayaların üzerinden aktığı gibi akar. Nemli, çıplak, soğuk… Altındansa gümüş, neşelidense hüzünlü, beyazdansa siyah, aktansa kara, kalabalıktansa ıssız; değil mi? Gündüz ve gece, sonuçta. Gündüzün sahibi Güneş’se gecenin sahibi Ay olmalı, değil mi? Değil işte. Gece göğünde bir başka hükümran salınır. Pek azının bildiği, pek azının tattığı. Zamanı büken, yaşananları silen, uyuyanları uyandıran, yaşayanları öldüren değil ve ölüleri yaşatan da değil ama hepsini Araf’ta birbirine kavuşturan… Siyah çiçeklere nefes veren, mermer balıkları yüzdüren, kırık plakları döndüren, suskun ve uslu çocukları bomboş ama bir o kadar uğultulu sokaklarda oynatan… Pek azının, sadece diğerlerinin, iki kutuptan da gayrı kalmış, doğrudan ve doğrultudan dahi dışlanmış ve atılmış ve dahi sürül...