Bin Dokuz Yüz Seksen Dört -George Orwell

            Telefonumdaki notları kontrol ettim az önce. Eylül ayından bu yana kitap okumuyormuşum. İş ve öğrenim hayatımdaki yoğunluk ve aptalca bazı hususlara kafa yormak derken önemli etkinlik ve alışkanlıklarımdan ırak kaldığımı görmek küçük bir anımsatma etkisi görmenin ötesinde minik bir mola vermeye de yaradı.

            Bu ay George Orwell’ın “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” adlı romanını okudum. Siyasî edebiyat diye bir yazın dalı var mı bilmiyorum lakin bu romana verebileceğim ilk kategori bu olurdu. Zaten kült haline gelmiş bu yapıt hükümetlerdeki iktidar sevisinin yükselmeye başladığı ve muhalif rüzgarların usul ancak yoğunca esmekte olduğu şu günlerde epey popülarite kazandı.

            “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” dünyanın Okyanusya, Uzak Asya ve Avrasya olarak adlandırılan üç süper güç arasında bölündüğü alternatif bir gelecekte (tabii bizim tarihimizde “alternatif bir geçmişte”) Okyanusya’da geçiyor. Londra artık huzurlu ve uygar bir kent olmanın ötesinde, Okyanusya da oldukça tutucu ve güçlü bir diktatörlük hatta muazzam bir güçlü bir otokrasi olarak yönetiliyor. İnsanların evlerinde, sokaklarında, işyerlerinde, her yerde ve her saniye tele ekranlar tarafından gözetlendiği; her düşünce, davranış ve niyetlerinin denetlendiği ve tüm bunların dışında en ufak bir eylem, oluş ve kılışın alışılmışın dışında yöntemlerle cezalandırıldığı bir dünya artık burası. Kitaptaki kasvetli ve korkunç rejim, kitabın sonlarına doğru hüzünlü bir kabullenişle sona eriyor ki bu hüznü incecik bir tayfın havada süzülüşüne tanıklık etmek gibi yaşamak “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört”ü benim için keyifli bir deneyim haline getiren duygu oldu.

            Orwell’ın kendi ellerimizle kurduğu idare ve hiyerarşiden oluşan bu sert dünyaya olan yorumu gerek “Hayvan Çiftliği” gerekse “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört”te karşımıza çıkıyor. “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört”teki politik ve toplumsal yapı koşulları damıtılmış olsa da bizim dünyamıza ayna tutuyor ve satırlar, sayfalar birer dejavu veya deneyim gibi hissettirmeye başlıyor. Kitaptaki imgelemeler ve anlatımlarsa birer ders niteliğinde. Ötesi kendi çevremizden, dünyamızdan da örneğini bulabileceğimiz pek çok nen mevcut.

 Kitapta içimde iz bırakan cümlelerden biri şuydu: “Sen de biliyorsun: Proleterya ayaklanmaz.” Sanıyorum bunu artık kabullenmemiz gerekiyor: Yaygın kanı yanlıştır, yakarsa dünyayı garibanlar yakmaz. Dünyayı pek çok kesim ve kitle yakabilir ancak onlar asla garibanlar olmayacak.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kesik Kelam

Öteki Zahidin Duası

Var Olmayan Yer