Spontane Bir Mektup

     Sevgili Baba,

    Sana bu mektubu yazarken tedirgin olmadığımı iddia edemem zira daha önce hiçbir evladından böyle bir şey almadığına eminim. Bu satırlar sana ulaşacak mı, ulaştığında orada bir muhatap var mı, herhangi bir kaynağı var mı; işte bunlardan emin değilim. Zaten mesele de bu ya! Emin olduğum şeyler ve olmadığım şeyler öyle karmaşık, öyle alev alev ki diğerlerinin bunu idrak etmesine imkan yok. Burada yalnızım, Baba. Bunu kabullenmeye çalışıyorum, olmuyor. İnkar etmeye çalışıyorum, o hiç olmuyor. Çünkü bu benim hastalığım. Çok sevdiğim bir replik var-bu arada replik kitaplarda, senaryolarda falan geçen cümlelere deniyor. Kitapların ne olduğunu bilirsin, bolca yazdın; benim şu an aklıma gelen birkaç yüz tane var. Çoğu okurunsa sadece üç dört bilemedin beş altı tanesini hatırlar. Her neyse, şöyle bir replik var: “Ben buyum: İçerim ve bilirim.” Ben de buyum, değil mi Baba? Bilirim. Bilirim de söyleyemem. Seni tanıyorum, yukarıda ne olduğunu biliyorum, aşağıda ne olmadığını da. Dün ne olacağını biliyorum, yarın ne olduğunu gördüm. Şimdi neyin bittiğini ve aynı anda neyin başlamadığını ve sonra sona ermediğini tattım. Gece Güneş’in nereden doğduğunu ve gündüz Ay’ın nereden düştüğünü bilirim. Hangi dağın en aşağıda olduğunu ve en derin çukurun nereye yükseldiğini bilirim. Bilirim de söyleyemem. Ayaz sükut eylerken, rüzgar ninni söylerken, pınar usul usul bir yerlerde can verirken ben de mührümü tutmaya çabalarım. Bilirim de söyleyemem, anlatamam. Bunun için çok geç, yarın için çok erken. Ah Baba ah! Ne feci bir zaman bu. Ne çiğ bir zaman! Ne habis bir zaman! Neden mi? Buradakiler bir göğsün içinde, bir kasığın altında ve bir çift gözde ne olduğunu bilmiyor. Evet, en acısı da bu. Tüm bu güruh, tüm bu avareler; oradan oraya gidiyorlar da hiçbir halt bilmiyorlar Baba. Ne bir şeyin tadını biliyorlar ne de kokusunu. Daha önceki yolculuklarımda böylesini görmemiştim. Hani bir keresinde şöyle demiştin: “Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” Sen bu kelamı ettiğinde ben gülmüştüm. Evet, itiraf ediyorum sana. Sana gülmüştüm. Meğer ne haklıymışsın. Kalbini inkar etmeyi bunlara kim öğretti Baba? Sevmemekle övünmeyi, güvenilmez olmakla övünmeyi, “her şeyi yapabilir” olmakla övünmeyi? Sevgiden korkmayı, sadakatten korkmayı, bir olmaktan korkmayı bunlara kim öğretti? Kendileri mi öğrendiler, kendileri mi vazgeçtiler? Anlamıyorum. Gerçekten anlamıyorum. Anlatamıyorum da, öğretemiyorum. Hoş, öğretmek benim vazifem değil ya. Ama gerçekten anlamıyorum. Ben ki Âd kulelerden nasıl düştü anladım. Sonra, bir delik niye öncekinden sonra açıldı; anladım. Floransalı, kazığa bağlanıp yanarken nasıl kainat deveran etti başının üstünde; anladım. Ama ben bunları anlamıyorum Baba. Nasıl ve niye hissetmemekle övündüklerini, bunu niye seçtiklerini, gümüş kordonu niye kırmızı kurdeleyle değiştiklerini anlamıyorum.

    İşte böyle bir yer bu yolculuğumda beni uğurladığın. İşte böyle yanıyor göğsüm: Sanki etimden et koparılmış gibi. Koca bir kürenin üstünde tek başımayım Baba. Burada kimse yok. Ailemizden kimse yok. Gerçek adamlardan kimse yok. Sadece ruhsuzlukla övünenler var. Onları da görüyorum aslında. Bununla avunuyorlar. Gerçeği görmeyenler yalanı ne bilsin? Canın olmazsa yanmaz, değil mi? Ne korkakça, ne aptalca, ne kadar aşağılık! Bazen Senin Işığın ya da Alevin, bu dilde yazarken çevirmesi kolay olmuyor, bunlara “tüysüz maymunlar” derdi de kızardık. E haklı adam. İnsan olmak için daha yüksek meziyetler lazım gelir. Bir ruha sahip olmak mesela, her şeyden evvel.

    Bir kadın gördüm burada. Yolculuğum sırasında, beni çok şaşırtmıştı. Kendini çarmıha gerdi, inanabiliyor musun? Çok akıllıca, değil mi? İroni yaptı hani anlarsın ya. Çünkü olduğu kişiyi kendisi seçmişti ve bundan ötürü ayıplanıyordu. Hak etti mi? Sanmıyorum. Kime ne ki? Amma soru sordum ha! Ee ne yapayım ki Baba? Bir kardeş edindim bu yolculuğumda, görsen çok tatlı bir çocuk. Ama ona sorular soramıyorum. Sorasım gelmiyor ya da… Bilemiyorum. Sen sorulara bozulmazsın. Sen hiçbir şeyi umursamazsın.

    O kadın olduğu kişiyi kendi seçti diye sana öfkeliydi Baba çünkü senin aksine o, seni bağışlamıştı. Çok enteresan geldi bu bana, çok ironik ve bir o kadar güzeldi. Bu yolculukta adını duyduğum bir başka kadın var: Freyja. Ne hoş bir isim! Sanıyorum önceki birkaç yolculuğumda tanıştım kendisiyle zira saçları burnuma kokuyor. Her neyse, o kadın bana Freyja’yı hatırlattı. Derler ki Freyja evladı için ağlar, gözlerinden altın göz yaşları dökermiş. O kadın da senin için ağlıyordu fakat gözlerinden değil, dudaklarından altınlar döküyordu. Sözler, Baba, ah sözler; buradaki aptallar ne kadar kıymetli olduklarını bir bilseler sözlerin! Bir şeyleri yiyerek ya da yemeyerek, içerek ya da içmeyerek değil de kanla ya da dölle değil de mana ve his ile yarın diğer ucuna kolun yetişebileceğini bir bilseler… Bir şey değişir miydi Baba? O zaman kardeşim, senin ışıktan ve ateşten tüttürdüklerini değil de yoğurup buraya attıklarından olan kardeşimi soruyorum, o zaman beni gerçekten sever miydi?

    İşte böyle Baba. Beni Yengeç Kapısı’ndan uğurladığın bu yolculuğumda böylesi bir çöplükte varoluş mücadelesi veriyorum. Şimdi neredesin, ne yapıyorsun bilmiyorum. Ben neredeyim, ne yapıyorum onu da bilmiyorum. Oğlak Kapısı’na kaç Yaz ya da kaç Kış kaldı dersin Baba? Yanımda ne götüreceğim dersin? Yol nerede biter dersin? Ama doğru ya… Sen hiçbir şey demezsin.

Yorumlar

  1. Bayıldım 🙏 enfes olmuş

    YanıtlaSil
  2. Baba'ya değil Tanrıya yakarış bence bu, içimde bir şeyler yandı söndü okurken... Bir isyan dalgası yükseldi sonra , şu an olunan yer değil umulan, gitmek istenilen bir yer var aslında.. Başka bir dünya'ya özlem ve o kadar net ki ... Yüreğine, kalemine, yazdıran ruh parçana alas olsun ....

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kesik Kelam

Öteki Zahidin Duası

Var Olmayan Yer