Diğeri
Pazarlığın üzerinden tam on güz geçmişti. Ona daha çok oldu gibi geliyordu, on değil yüz yaz görmüştü sanki, yüz değil bin kış devrilmişti. Pazarlık iyi geçmemişti, en azından diğeri için. Genç adam kendini kazanan taraf sayıyordu. Zira sadece sekiz yeniay müsaade ettiği diğerinin o sekiz dolunayda yaptıklarından hâlâ iğreniyor, hâlâ imtina ediyordu. Dudaklarında, dilinde ve dişlerinde hâlâ kesif bir et, kan, kemik tadı vardı. Evet evet, aradan geçen on bahara rağmen burnu o sekiz ilkdördünde tükettiği avın kokusunu alabiliyordu. Daha da acısı o burun artık baharın kokusunu alamıyordu. En son leylakların kokusunu alabilmişti, leylaklara hayran kalmıştı. Lakin minik bir çocuk, eti boka ve çamura bulanmış iğrenç bir surette parlayan bir çift mavi göz, onu leylaklardan da etmişti. Artık leylaklar da yoktu.
Arkasına dönüp baktığında yola çıkalı yüzlerce yıl geçmiş gibi geliyordu. Bilmiyordu ki yüzler… hiçbir şeydi. Binlerce yıldır bu yolları arşınlayan ayaklarının altında kızıl tozlar gri taş ufaklarına bulanmış, lakin her yolculuğunda değişen ayaklarıyla ne tozdan ne kumdan eser kalmıştı. Ama o hatırlamıyordu. Biliyordu, hatırlamıyordu. Bilmek ve hatırlamak özge şeylerdi. O sadece on çarkı hatırlıyordu.
Yola çıkmıştı. Yürüyordu. Elinde iğdeden kesilmiş akça renkte asası; bileğinde turuncu kehribardan koca koca, cömertçe sıkılmış tesbihi ile yürüyordu. Yürürken yürürken tek başına oturan bir çocuk gördü. Çocuğu elinden tuttu, diğer çocukların arasına götürdü. Onlarla tanıştırdı, kaynaştırdı, birlikte kardeş kardeş oynamalarını salık verdi. Sonra kenara çekilip bir yarım duvarın üstüne kuruldu, çocukları tebessümle izlemeye başladılar. Eski çocuklar, yeni çocuk oynadılar, oynadılar, oynadılar. Genç adam mutluydu, iyi bir şey yapmıştı. Diğeri haksızdı. Çok geçmeden oyun başka yere taşındı. Çocuklar yabana yürüdüler. Önceden kazdıkları bir kuyunun başına geldiler. Eski çocuklar yeni çocuğu kuyuya attılar. Genç adamın tebessümü yüzünden silindi. Zihninin duvarları arasında diğerinin sesi yankılandı yeniden, ne demişti? “Çocuklar, Sevgili Kardeşim, yabanı yetişkinlerden de iyi bilirler.” Diğeri haklı çıkmıştı. Genç adam kalktı, yola devam etti..
Bir köye vardı. Köyde beyaz boyalı, kerpiçten ama tatlı bir evle karşılaştı. Evin geniş bahçesinin köşesinde kocalar toplanmış, sohbet ediyorlardı. Genç adam yanlarına vardı, sohbete katıldı. Hasbihal eyledi, muhabbetlerini dinledi. Güldü, eğlendi. Eve buyur ettiler, çıktı. Yedi, içti. Tıka basa doyurdular. Döşek serdiler, yatırdılar. Sabahında genç adam tazelenmiş hissetti. Tertemiz hava ve konukseverlikle kendini taptaze hissediyordu. Kalktı, döşeğini topladı, etrafın da elinden geldiğince tozunu aldı ya bu işleri pek de yapamazdı. Konuk odasının kapısını açtı. Evin hanımı olan tontoncuk nine ve torunlarını gördü. Bir kenara çekilip yüzünde tebessümle onları izlemeye koyuldu. Ninecik torunlarına bahçesinin elmalarından, dutlarından, üzümlerinden, altınlarından, gümüşlerinden toplamış; dağıtıyordu. İki çocuğa dolu dolu verdi, iki çocuğa ise yüz çevirdi. Genç adam şaşırdı, çocuklar da öyle. İki çocuk sordular, ninecik “Kızdan oldunuz!” dedi. Genç adam müdahale etmek istedi ancak adım atmasıyla diğer iki çocuk ne var ne yoksa hapır hupur yediler. Yiyince de büyüdüler, semirdiler; onlar büyürken ninecik takatten düştü. Küçük kalan diğer iki çocuk nineciğe baktılar; ağzına elma, üzüm verdiler. Ama ufak kalmışlardı, ninecik bir yanına döndü, uyudu, bir daha uyanmadı. Genç adam diğer iki çocuğu bir daha görmedi. Tebessümü yüzünden silindi. Zihninin duvarları arasında diğerinin sesi yankılandı yeniden, ne demişti? “İnsan, Sevgili Kardeşim, sol ciğerini sağ ciğerinden ayırır.” Diğeri haklı çıkmıştı. Genç adam kalktı, yola devam etti.
Derken genç adam yolculuğu sırasında bir okula denk geldi. Okulda bir normal talebeler vardı bir de bileğinde kırmızı kurdele olanlar. Kurdeleliler aynı yastığa baş koyar, aynı odanın havasını solurlardı. Genç adam kurdelesi olmayan çocukları da peşine kattı, bir Cebir bir de Simyacı ile cebelleşti, talebeleri sınıfa kattı. Bir kenara çekilip yüzünde tebessümle onları izlemeye koyuldu. Muallimler kurdelesi olmayan talebelerin ismini sormadılar. Kurdelesi olanların ellerine üzerinde türlü ilimlerin yazılı olduğu nameler tutuşturup saçlarını okşadılar. Kurdelesi olmayan talebeler oraya buraya dağıldı. Akşamında ve sabahında kurdeleli talebeler okulun önünde toplandı, muallimlerin emeklerini, sevgilerini, muallimliklerini övdü. Genç adam kurdelesi olmayan talebeleri bir daha görmedi görmemesine de muallimler onları kürke, cübbeye ya da önlüğe sarındılarsa buldular. Şöyle yetiştirdik, böyle kattık diye övündüler. Genç adam hayret etti. Tebessümü yüzünden silindi. Zihninin duvarları arasında diğerinin sesi yankılandı yeniden, ne demişti? “Kişinin, Sevgili Kardeşim, hafızası yüzsüzlüğünce kısadır.” Diğeri haklı çıkmıştı. Genç adam kalktı, yola devam etti.
Bir hastaneye denk geldi yürüyüp giderken. Eski püskü, süsten şatafattan uzak, taşeron firmalarca değil de devlet babaca yönetilen bir yerdi. Kan verme sırasında insanlar birbirini ezerdi. Her neyse bu hastanenin avlusunda, bir köşedeki banka sinmiş bir kadınla adam gördü. Bunlar belli ki karı-kocaydı. Birbirlerini severlerdi. Soğanı, domatesi yufkaya katık eder; yerlerdi. Genç adam konuştuklarına şahit oldu: Karı kocanın çocuğu olmuyor, Allah Baba vermiyordu. Genç adam yanlarına vardı. Nergis, incir, ökse ve mersini güzelce öğün etti; karıyla kocaya verdi. Duacı oldular, ellerini öpmeye davrandılar; elini vermedi. Genç adam mutlu oldu, tebessüm etti. Bir kenara çekilip onları izledi. Karıyla koca hastaneye geldiler gittiler, çocukları oldu. Geldiler gittiler, çocukları oldu. Geldiler gittiler, çocukları oldu… Kaç kere bilinmez. Derken bir gün yine hastaneye geldiler, kucaklarında bir bebeği hastanenin merdivenlerine koydular, koşup gittiler. Genç adam şaşkındı. Ama daha da şaşıracaktı. Ertesi gün bebek yetti, serpildi, erişti. Devlet baba ona yeni bir aile verdi. Devlet baba ona bir memuriyet de verdi. Bebeğin dergahı ocağı oldu, cebi para gördü. Tesadüftür ki tam da o anda karıyla koca beliriverdi. Bebeğe her şeyi anlatıverdi. Bebeğin kafası şaştı, kolay mı, dünyası yıkılıverdi. Genç adamın yüzünden tebessümü silindi. Zihninin duvarları arasında diğerinin sesi yankılandı yeniden, ne demişti? “İnsan, Sevgili Kardeşim, pek sabırlıdır. Şaşarsın.” Diğeri haklı çıkmıştı. Genç adam kalktı, yola devam etti.
Yollara küsmek olur mu? Olmaz. O da küsmedi. Az gitti, uz gitti, dere tepe düz gitti. Bir ülkeye rast geldi. Ülkede savaş vardı, çocuklar ölüyordu. Genç adam çok sinirlendi, çok da üzüldü. Bağırdı çağırdı, tüm dünyayı oraya yığdı. Herkes tepki gösterdi, kınadı, silah satışını durdurdu, güç kullandı, dualar etti, ses yükseltti, tepki gösterdi; elinden ne geliyorsa yaptı. İnsanlar ölmesin diye, savaşlar dursun diye. Genç adam sevindi, tebessüm etti; bir kenara çekilip seyre koyuldu. Barış dolu, kardeşlik dolu havayı içine çekerek sağa doğru bir döndü, başka bir ülke gördü. Ülkede kamplar vardı. İnsanlar zincirlere vuruluyor, bir yerlerde istifleniyor, tecavüze uğruyor, karınları deşilip bebekler çıkarılıyor, tren yolları havaya uçuruluyordu. Ama ne duyan vardı ne işiten, ne gören vardı ne şaşan. Tebessümü yüzünden tebessümü silindi. Zihninin duvarları arasında diğerinin sesi yankılandı yeniden, ne demişti? “İnsan, Sevgili Kardeşim, kanın tadından iyi anlar.” Diğeri haklı çıkmıştı. Genç adam kalktı, yola devam etti.
Artık yorgun düşüyordu. Kıyafetleri paralanmış, ayakkabıları toz toprak içinde kalmış, genzi yanıyordu. Takati kesiliyordu, hissediyordu. Neler neler görmüştü, daha bunlar ne ki? Bir ağaca sırtını verdi. Ağacın dokuz dalı, nice dokuz dala bölünerek gidiyordu. Ağaca başını yaslayıp biraz soluklanacaktı ki karşısında genç bir delikanlı belirdi. Delikanlının gözleri bağlıydı, dünyayı göremediği besbelliydi. Ellerine dikenler batmıştı, parmaklarının bir kılıcı kavramadığı besbelliydi. Ayakkabıları tertemizdi, çölleri geçmediği besbelliydi. Genç adam kalktı, delikanlının yanına vardı. Gözlerindeki bağı çözdü, ona cihanı gösterdi. Ellerinin dikenlerini ayıkladı, ona tuttuğunu koparmayı salık verdi. Ayağa kaldırdı, ona sayısını unuttuğu kadar alem gezdirdi. On hilal dostluk ettiler, kardeş oldular. Genç adam bu sefer çok da emin tebessüm etmedi. Delikanlı pek güzel resim çiziktirir, kişiyi görsellerdi. Bir gün değil, iki gün değil, üç gün olacak prenslere, sörlere, jönlere aldandı; ağabeyinin verdiklerini ve dediklerini unuttu. Eline kalem aldı, onları çiziktirdi. Çiziktirmeye öyle daldı ki genç adamın kalkıp gittiğini fark etmedi. Bir başına yollara geri dönerken zihninin duvarları arasında diğerinin sesi yankılandı yeniden, ne demişti? “İnsan, Sevgili Kardeşim, tuttuğundan emin olduğu yüreği yerlere çalar.” Diğeri haklı çıkmıştı. Genç adam kalktı, yola devam etti.
Etti etmesine de adım atacak hali kalmamıştı. Dizleri üstüne çöktü çok geçmeden. Bembeyaz kıyafetleri paçavraya dönmüştü. Güneş’in karanlığı alnını yakıyor, göğsünü donduruyordu. Derken karşısına Ay çıktı sandı, hakikaten de Ay tenli bir kadındı. Saçları mum alevi gibi, ışıl ışıldı. Kadın genç adama gülümsedi. Geceler boyu masallar anlattı, anlattı, anlattı. O anlatadursun, kadının arkasından saldıracak oldu vahşiler. Genç adam can ve takat buldu, davrandı, vahşileri dağıttı. Döndü, kadın ona sarılacak sandı. Zira kokusunu bildiği, tenine değdiği bir kadındı. Sonra gökten Çolpan’ın ışığı kadının beline yansıdı. Beline dolanmış bir kol vardı. Bedensiz, sahipsiz, daha da önemlisi ruhsuz kara bir kol… Genç adam kadının gözlerine baktı. Kadın da baktı, baktı ya dudaklarından bir söz çıkmadı. Çıksa da nafileydi muhtemelen, neticede insan sözünün ederi kadardı. Söz demişken zihninin duvarları arasında diğerinin sesi yankılandı yeniden, ne demişti? “İnsan, Sevgili Kardeşim, elmaya göz koydu mu yılan anca bahanesi olur.” Diğeri haklı çıkmıştı. Genç adam kalktı, yola devam etti.
Kaç adım atabildi bilinmez. Belki bir belki bin. Adımları onu başladığı yere getirmiş olacaktı. Artık gözleri görmez olmuştu zira gökyüzünün parıltısı içindeki her bir rengi seçebildiğinden yeryüzünü göremiyordu. Kulakları işitmez olmuştu zira dünyanın dönüşünün gürültüsünden başka bir şey işitemiyordu. Dili tatmaz olmuştu zira hakikat şarabının tadı damağını sarmıştı. Bembeyaz elbisesi paçavralara dönmüş, teni çizik ve yarıklarla kızıla ve kir pasa bulanmış halde başını kaldırdı. Karşısında duran diğerine baktı. Simsiyah elbisesi gece gibi bütün ve taze, teni mermerler kadar pürüzsüz ve beyaz lakin gözleri taş oyuklar gibi hissiz ve mattı. Bu farklar dışında aynaya bakmak gibiydi kendinin aynısına bakmak. Bir şey demeye gerek yoktu. Pes etmişti işte, kaybetmişti, haksız çıkmıştı. Diğeri de sadece tebessüm etti. Sol elini uzattı. Sakin ve şefkatli sesiyle sordu: “Başlayalım mı?”
Başlayalım 🙏🏻
YanıtlaSil👏👏👏
YanıtlaSil