Başka Bir Evrende
Gökyüzünü gri bulutlar sarmıştı. Ancak bu bulutların griliği siyaha çalan, insanın içini sıkan tonlara hapsolmuş değildi. Mavi, beyaz, siyah arasında gidip gelen; yer yer onlarca ayrı ama ufak güneşin aydınlattığı izlenimi veren ışık gölgelenmeleriyle parlıyordu. Bu gökte devasa ve tek bir güneş yoktu. Güneşler, kocaman iki ayla birlikte gökyüzünü süslerdi. Gece güneşler elbette sönümlenirdi. Aylardan biri kocaman ve beyazdı, diğeri nispeten biraz daha ufak ve pembeydi. Pembenin boğuk bir tonunu taşırdı ve diğer kocaman ay da beyazın epey silik bir tonuyla parlardı. Neyse ki bu iki ay da bu gökyüzünde, bu yeryüzüne o denli yakındı ki geceyi aydınlatmaya gerek kalmazdı. Hem bu yeryüzünde gecenin aydınlanmaya pek ihtiyacı olmazdı. Bizimkinin aksine, bu yeryüzünde canavarlar sadece canavarlara saldırırdı. Bu yeryüzünde, bu gecelerde çocuklar güvendeydi; patikalarda ve hatta ulu dağların arasında şen şakrak oynarlardı. Anneler evlatları için kaygılanmazdı. Babalar da oğullarıyla balık tutar, odun kırardı. Amaçları balığın etini yemek ya da odunu yakıp soğuktan ölmemek de değildi üstelik. Babalık etmekten başka gayeleri olmazdı, oğullarınsa oğulluk etmekten başka. Tutulacak balıklar tutulunca bile yaşardı, kırılacak odunları verecek ağaçlar bunu gönüllü yapardı.
Şimdi gündüzdü. Gökyüzünü örten bulutlara rağmen onlarca güneşin zayıf, cefakar ışığının beslediği toprak koyu kahverengiydi. Üzerinde biten otlar zümrüt gibi yemyeşildi, uzun ve kalındı her tür yaprak. Hoş, buradaki insanlar zümrüt gibi yeşil ot demezlerdi, ot gibi yeşil zümrüt derlerdi ki zümrüdü sallayan olmazdı. Duvara asılacak kuru nanenin yeşili insanlara yeterdi. Yakutsa henüz kazılıp çıkarılmamıştı. Kan kızılı taşı henüz bilen yoktu zira insanların kanı parmaklarına iğne batsa bile akmazdı. Bu yeryüzünde akacak kan damarda dururdu. Hem damarlar da hiç tıkanmazdı. Kaslar yırtılmaz, kemikler kırılmazdı. Gözler kör olmaz, kulaklar her daim işitirdi. Eh bu yeryüzünde fizyoterapistler işsiz kalırdı! Zaten burada sadece otacılar vardı. Yaşlı adamlar ve kadınlar otların, suyun ve toprağın dilini bilir; sırf o dili konuşmak için bir şeyler öğütür, kaynatır dururdu. Köylerin ortasında kokular havaya karışır, ciğerleri taze havayla doldurur taşırırdı. Bu yeryüzünde kimsenin ulu ağaçlarla derdi olmadığından solukta da sıkıntı yaşanmazdı.
Derken bu gökyüzünün altında ve yeryüzünün üstünde iki tepe sırtının arasında, eski bir pınarın yatağını andıran bir yarıkta genç bir kadın koşuyordu. Bu yeryüzünde de ölüm vardı anlaşılan, baksana pınar ölmüştü. Zaten bu yeryüzünde sadece anneler ölümsüzdü. Her neyse, pınarın yatağı olan yarık da taze otlarla baş vermişti ama bir zaman akan suyun dibinde olan taşlar şimdi açıktaydı. Genç kadının bembeyaz elbisesi bulutların arkasına saklanmış onlarca küçük güneşin ışığını kar gibi yansıtırken uzaklardaki doruklarda görünüyordu karlı dağ başları. Kadının ayakları çıplaktı. Teni beyazlıkta elbisesini mağlup etmişti. Kadının sağ elinde bir kılıç, sol elinde bir fener vardı. Kılıç tertemizdi. Çelik onlarca güneşi örten mavi, beyaz, siyah ve gri bulutların altında onlarla aynı renkte; soğuk soğuk parlıyordu. Bu yeryüzünde kılıçlar asla kızıla bulanmazdı. Hem bu yeryüzünde kılıçlar da olmazdı. Kadının diğer elindeki fenerse koyu mavi renkteydi, boyası kavlamıştı; alevi yanmıyordu, söneli asırlar almıştı. Kadının parmak eklemlerinin önündeki çizgiler fenerin kulpunu kavramaktan kızarmış, yer yer kanamış hatta açılmıştı. Kadının kanı akıyordu. Evet, bu yeryüzüne rağmen kadın kanıyordu ve bunun farkında değildi. Kanı, feneri ve kılıcıyla besbelliydi kadının buralı olmadığı. Başka bir evrenden buraya düşmüş gibiydi. Telaşından da belliydi buralı olmadığı. Bir zamanlar pınarın yatağı olan yarığı kendine yol etmiş, tepelerden aşağı can havliyle koşuyordu. Nefesi kesildi kesilecekti, göğsü inip inip kalkıyordu zira ciğerlerine ihanet etmişti. Kızıl saçları omuzlarından kürek kemiklerine dökülürken bukleleri çaresizce savruluyordu. Uzun zaman önce sönmüş feneri ve parmaklarının artık kavramak için takatsiz kaldığı kılıcının kınıyla tepelerden aşağı bakıyordu gözleri. Böylesi bir gökyüzüne rağmen ışığı göremiyor gibiydi. Normaldi zira bu yeryüzünde görmek için gözler, öpmek için dudaklar değil; ruh kullanılırdı. Ruhu olmayan hiçbir şey için burada kimsenin vakti yoktu.
Derken kadın nihayet yavaşlayarak durdu. Tam karşısında yeryüzü bir kaydırak gibi bükülmüş, buradaki gökyüzünün kayalarıyla hem renkte bir doğal sundurma yaratmıştı. Kayaların arkasında uçsuz bucaksız bir uçurum vardı ama tehditkar değildi. Karşıda başka toprak görünmüyordu. Akça pakça bulutlar ufku ve uçurumun aşağısını tamamen örtmüştü. Üstelik bulutlar göz seviyesinin üstüne çıktıkça pembe ve sarının özge, altın denebilecek bir tonuna bürünüyordu. Tevekkeli burada üçüncü bir güneş olmalıydı. Bu yeni bulut katmanının arkasında kocaman, altından bir ışıl ışıl parlıyor; bulutlara altının akışkan renklerini bahşediyordu.
Bulutlar arasında, ufkun çeşitli açılarında zarafetle süzülen şeyler dikkat çekiyordu ama ne olduklarını tam olarak seçmenin imkanı yoktu. Besbelli bakır, gümüş ve hatta altından yapılmış bu şeyler bulutların arasında bir süzülüyor bir dalıyor bir çıkıyordu. Birbirlerine parlak suretleriyle aynı renkte bir şeyler bile fısıldıyor gibiydiler. Manzara büyüleyici olmalıydı ancak dikkati bozan bir şeydi: Kaya sundurmayı delip yükselmiş, pembe ve sarı yapraklı bir ağaç açık kahve gövdesiyle rüzgarda nazlı nazlı salınıyor; üzerine düşen koca güneşin ışıklarını muzip bir edayla kırıyordu.
Kadın ağaca doğru yürümeye başladı. Koca güneşin sıcaklığı yüzünü ısıtırken ısınan tek şeyin yüzü olmadığını, fenerinin ihtiyar camının artan sıcaklıkta çıtırdamakta olduğunu fark etti. Şaşkındı. Bu, asırlardır olmuyordu. Adım atmaya devam etti kendisini çağıran bu güdüyle, derken ellerinin parmakları gevşedi. Önce kılıç sonra fener, avuçlarından kayıp toprağa düşerken ses çıkarmamışlardı.
Kadın ağacın dibine vardığında bekleniyor olduğu hissine kapıldı. Hisin peyda olmasıyla ağaca sırtına vermiş, genç adamın ayağa kalkması bir oldu. Adamın yüzünde tanıdık gelen bir tebessüm yayılmış, ince dudaklarını kıvırmıştı. Dudaklarının etrafı uzakta uçuşan şeylerin teni gibi bakırla kaplıydı. Ellerini kadına nezaketle uzattı, kadın da bunu altı çağ boyunca yapmış gibi avuçlarını adamın avuçlarına bıraktı. Temasın sıcaklığıyla kadının parmak boğumları arasındaki yırtık, ıslak deri ısındı ve kapandı. Beride toprağa düşmüş kılıç çözüldü, dağıldı, çiğ damlaları olup çimenleri suladı. Sulanan çimenlerden önce yeşil saplar sonra beyaz papatyalar baş verdi. Fenerse titreşti, kapağı açıldı, içinden yükselen bir ateş böceği uzaklara doğru süzüldü; ağaçlar arasında gözden kayboldu. Kadın tüm bunları görmedi tabii. Kendi saçları ve adamın sakallarının aynı madenden yapılıp yapılmadığını merak etmekle meşguldü.
Derken gözleri açıldı. Karanlığın içinde sağa sola bakınırken göz kapaklarının bütün ağırlığıyla savaşması gerekti. Ama bir sorun vardı, doğru değildi; bu yeryüzünde asla karanlık olmazdı, bu gökyüzünde… bu gökyüzünde iki kocaman ay vardı… Pencereden dışarı takılan gözlerine çöken düş kırıklığını unutmayacaktı. Gökyüzü karanlıktı. Tek bir yıldız görünmüyordu zira şehrin sahte ve çirkin ışıkları onları bastırmıştı. Ay vardı, bir taneydi ve kocaman da değildi. Parlaktı ama uzaktaydı. Üstelik parlaklığı astigmatlı gözlerinin onu seçmesini zorlaştırıyordu. Bu-daha doğrusu o yeryüzünde insanların astigmatı olmazdı.
Nihayet doğruldu, bağdaş kurdu, dirseklerini dizlerine dayayıp yüzüne bir duaya amin der gibi elleriyle bastırdı. Bu sıvazlama onu kendi haline getirmeliydi. Elleri yüzünden düşüp dizlerinin önünde salınırken genç kadın şöyle bir yatağına, odasına göz gezdirdi. Burası o yeryüzü ve gökyüzü değildi. Bir zamanlar belki. Ama artık burası o pınarın sonunda hiçbir şeyin olmadığı yerdi. Burada o pınar yoktu. Burada yeryüzü ve gökyüzü bile yoktu! Burası artık, bir başka hiçten ibaretti.
Yorumlar
Yorum Gönder