"John Yazdı."
Gel, gel Sevgili Oğlum; gel de yaklaş. Baş ucuma otur. Diyeceklerimi işit. İşitme, duy! Sadece… sadece kulaklarınla değil, iliklerine işlesin. İşlesin ki tek bir nefesim boşa gitmesin. Zira hangisinin son olacağını, olduğunu bilmiyorum. Ne garip şey bunca yol yürümüş, bunca havayı tatmış, bunca diyar gezmiş ve bunca kelam etmiş takatimin şimdi sonuna gelmem! Bunda bir keramet olmalı, değil mi? Ömrümce bunu yazıp çizdiysem şimdi iman etme zamanı.
Gel oğlum, mumumuzu yak. Gün ışığı yitmek üzere. Akşam çanı birazdan çalar. Kuşlar ağaçlardaki yuvalarına doğru son kez uçar - benim için tabii. Hayır, hayır bunu ağla diye söylemedim; aslında gül istemiştim. Korkuyor değilim. Çünkü yalnız da değilim. Mukaddes Babamız adına hiçbir çocuğa baba olmayacağıma yemin ettiğimde bunu kabullenmiştim halbuki. Yalnız öleceğimi kabullenmiştim ama Baba’nın Oğul’una şükürler olsun ki iki kat, kırk yatakhane ve bir yeşil ada kadar oğlum oldu. Ve bak, yalnız değilim işte. Mumumuz yanıyor. Gün ışığı yitmek üzere. Akşam çanı birazdan çalar. Kuşlar ağaçlardaki yuvalarına uçar. Kuşlar demişken unutmayın kiriş diplerine su dökmeyi ve üç seherden kalan ekmeği ufalamayı. “Bu benim etimdir, yiyin!” demiş olan adına önce siz yiyin, sonra onun dilsiz kullarına yedirin. Bunu önce onun için, sonra kendiniz için, en son da benim için yapın - tabii beni hâlâ hatırlıyorsanız.
Peki peki, daha fazla şaka yok. Yaz diyeceklerimi, John. Tek bir sözümü bile zayi etme zira her bir kelimemi sana vereceğim bu akşam. Bundandır çenem açıldı, bunaklık işte! İnsan içeceği son damla su olduğunu bilse çenesinden aşağı döke saça içer, yiyeceği son eti ağzında geveler de geveler. Seveceği son kadın olduğunu bilse gözlerine uzun uzun bakar kış güneşinde. Hah! Bakma bana öyle oğlum. Etimi Rabbe sundum, yüreğim bende kalmaya devam etti. Ben de sevdim, herkes gibi. Herkesin aksine sevgim benle gidecekti. Artık adını hatırlamasam da kokusu hâlâ burnumda. Bunun günahı yoktur, bilirim zira yeminimi bozmuş değilim. Hem artık buradan günah da sevap da daha bir duru görünüyor, bildin mi? Neredeyse yok diyebilirim. Yok bir şeyin ne günahı ne de sevabı. Bunun için Gökteki Babamız’a teşekkür ederim.
Hayır hayır, John, otur yerine! Sakın ilahicilere susmalarını salık verme. Kuzeyli kafirler geldiğinde bile onlar söylemeye devam ettiler. Yaşlandım oğlum, artık Tanrı’nın yenisini görmeme izin vermediği kadar çok Yaz gördüm. Ama bunamadım, aptal da değilim. Bu ilahinin benim için söylendiğini biliyorum. Söylesinler, bırak. Hem tam seçemiyorum, hangisini söylüyorlar? “Şeylerin Gözyaşları” mı bu? Hiç de bana uygun bir seçim değil! Ben hep neşeli bir adam oldum. Misyonlara ve Rabbin adına kelam edecekleri diyarlara saldığım öğrencilerimin, oğullarımın ardından döktüklerimden başka da yaş dökme huyum olmadı. Ardından yaş döktüğüm hiçbir oğlum geri dönmedi ama olsun. Ben onları Rabbin yoluna uğurladım.
Çenem açıldı, biliyorum. Nefeslerim eskisi kadar geniş olmasa da. Şuradaki mum gibi eriyorum oğlum. Bunu hissedebiliyorum. Bunca zamanı boşa yaşamadım, değil mi? Yazıyor musun? Gün ışığı iyice azaldı değil mi? Gece artık uzak değil.
Artık hatırlamadığım ama bıyıklarımın henüz terlemediği bir yaşta Kardeşlik’e katıldım. Babama bir boğaz az lazımdı. Abilerim av tutup odun kesebiliyorken benim ellerim kolayca yara olurdu. Annem çok ağlamıştı. Köyümüzdeki rahibe “Kız kardeşim”, diyordu anneme, “Bunlar Meryem Anamız’ın gözyaşları. Dökmekten çekinme ama kıvanç duy!” Annemin ne dediğini maalesef hatırlamıyorum ama koca cadının bu dediğini hiç unutmadım. Bir de annemin saçlarıma düşen gözyaşlarını. Acaba onu Taht’ın yanında görecek miyim John, ne dersin?
Kardeşlik’te ilk olarak yazmamı istediler. Ben de yazdım. Saatlerce, günlerce, haftalarca… Latince, Aramice, İbranice… Neden hiç Cermence yazmadım bilmiyorum. Sorgulamadım da. "Yaz" dediler, yazdım. Bunlar Rabbin sözleriydi. Ondan daha değer bir şey yoktur ki yazılsın. Ben de yazdım. Sadece Rabbin oğluna ve Oğul’un da dostlarına salık verdiği sözleri değil, tarihi de yazdım. Tarih tutmak nice önemlidir bilmezsin. Kafirler bundan vahşidir, tarihi tutmazlar. Ama kafam kırışık ve lekeli derisinden başka bir şeysiz kalınca anladım: Tarihi gerçekten tutan Rabbin sözleri değil oğlum; biziz, bizleriz. Rab bunu bizlere salık veriyor, bizi bu misyonla kutsuyor ve biz bu toprağın ve suyun belleği oluveriyoruz. Rabbin sözleri değil, onu yazan eller ve işiten kulaklar kerameti hak ediyor… Bu dediğimi yazma, John, bunu sil.
Böylelikle başladım tarihi yazmak yerine izlemeye. O zamanlarki manastırım ufakça değildi. Yanı başında bir göl vardı. Oğul’un yürüdüğü suları görürdüm o gölde, nice durgun ve berraktı. O gölün yüzeyine dualar okur, tarih anlatırdım. Su beni sevdi, inanır mısın? Bundandır ciğerlerime dolu dolu deniz havası çektim. Hiçbir kralın gitmediği sularda seyrettim. Hiçbir komutanın kılıç çekmediği kıyılara vardım. Rabbin kelamını ve tarih anlattım. Göklere bakıp kaderi okumaya çalışan kafirlerden tut, kadınların ellerinden boyunlarına yağlar sürdürerek eti ve kanı sözümona kutsayan sapkınlarla çarpıştım. Neyse ki yüzüm ak, sesim yumuşaktı. George’un başına gelenleri hâlâ unutmam, zavallım iyi adamdı. Umarım mum sönmeden onu bahçelerde elma yerken görürüm. Son nefesinde bana elma sormuştu, kırmızı bir elma.
Tahtı yüksek olsun, Güney’deki babamızla ters düştüm ve onun taç giydirdiği iki kralın kalesinde yatmadım diye beni o kalelerde zorla yatırdıklarından beri belim ve bacaklarımın ağrısı geçmedi. Taş hücrelerde altı gece boyunca Mezmurlar okudum. Gerçekten de yedinci gece hep azat olurdum! Yo yo asla küfüre düşme oğlum. Onlar sayesinde taş hücrelerde yatmaktansa kaya hücrelerde yatmaya başladım. Kafirlerin peygamberi gibi, Toprak Ana’nın bağrında yatıyoruz diyen cadılar gibi ben de kendimi toprağın bağrına bıraktım. Hakikaten de nefesim açılırdı ve kendimi daha dinç hissederdim. Bunu da yazma ama John o gecelerde hep merak ederdim: Bu sapkınlar, kafirler ve şeytan işlerinin de bildiği bir şeyler gerçekten var mıdır? Belki onlar da bir şeyleri doğru hatırlıyordur, olamaz mı? Stefan Ludowig bunu sormama bile müsaade etmedi. “Ondan başkası yoktur!” derdi bana ağzından tükürükler saçarak. Ben de kimseye sormadım. İhtiyarladıkça gördüm ki Stefan’ın bildiği bir şeyler kesinlikle varmış. Sorularımı kendime ve Yaradan’a sormak beni bunca yıl yaşattı işte. Öbür türlüleri yarım asır gördüler mi kendilerini ölümsüz sayarlardı.
Hayır hayır ağzımı onla silme! Hemen onu kovaya at ve benden sonra iyice yak, tamam mı? Sonra da Tanrı’ya ve Bakire’ye şükretmeyi unutma... Ne diyorduk? Ah evet, sonra buraya geldim. Tozlu yollar yürüdüm ben, dört farklı iklimden yirmi yedi başka ülke gördüm. Sövülen krallar, sayılan krallar, kralı olmayan diyarlar… Ama hepsinde Gökteki Kral’ın adı anılıyordu! Ne büyük şeref… Bu ufak adaya yollandığımda bir tür sürgüne geldiğimi sanmıştım. Burada tozlu yollar bile yoktu. Gülme, bu ayıp John! Yalan söylemiyorum. Tamam, eşeleme izler vardı ama yolları biz arşınladık. Sonsuz göğün, Krallık’ın altında ellerimi belime bağlar yürürdüm. Ah ne güzeldi çamların mis kokusu! Buradaki ömrüm boyunca üç kere kafir saldırısına uğradık. Ama Tanrı’nın melekleri kılıçlarını çektiği için savrulup gittiler. Ama yine gelecekler Oğlum John. Ya Kuzey’den gemileriyle ya da Doğu’dan atlarıyla gelen şeytanlar bu dünyayı yıkıp dümdüz edecek… O güne hazır olmalısın. Hayır, korkuyla bakma bana. O gün geldiğinde solgun atının üstünde ışıl ışıl Sevgili Oğul’u göreceğin için ne şanslısın! İmanına sarıl John, et zayıftır! Sen imanına sarıl.
Çek şu zımbırtıyı ağzımdan! Evet, öksürüyorum. Merak etme bitiyor şimdi. Bunlar son sözlerim, ister inan ister inanma. Çiçeklerime su vermeyi ihmal etmeyin sakın. Ben buraya geldiğimde bir tane papatya yoktu. Ağaçlarımı da ara ara budayın. İhtiyar Wilhelm, imanı şüpheli bir dönmedir ama iyi adamdır; o da benim gibi nalları dikmeden oğlanlardan ikisini yetiştirsin. Hah! Ve kitaplarım… Yılda bir ciltleyin. Ve yazmaya devam edin. Yazmaya Gog ve Magog gelene kadar devam edeceksiniz. Bakma öyle ödlek çocuk! Ne dedim az önce? İman Gog ve Magog’u bile çelikten duvarların ardına hapseder.
Pekala… Şimdi kum saatini al ve ters çevir John. Kumlar tükendiğinde beni ölmüş bulacaksın. Ne şimdi ne de o an ağlayacaksın! Et zayıftır ve ondan başkası yoktur… Hadi, mumumu söndür ve beni… yalnız bırak. Çok yorgunum. Hem şimdi… annem beni bekliyor.
Yorumlar
Yorum Gönder