Kısaca

  Korktuğumu itiraf etmeliyim. Kim korkmaz ki? Dar, nemli, karanlık bir tünelde adım adım ilerlemeye çalışmaktan gayrı seçimi ve çaresi olmayan birinin bulunduğu konumda kim olsa korkmaz? Tünelde yalnız olmayan korkmaz muhtemelen. Yanında bir yoldaş, tehditlere karşı sırtını yaslayabileceği bir sırt bulunan korkmaz olsa gerek. Bu, benim edinmediğim bir koşul zira ben hep yalnızken daha güçlü oldum. Oğlak Kapısı’nı daha Yengeç Kapısı’ndan görebilen pek azları gibi öğrendim bu dersi. Sıkıysa öğrenme! Yalnızken daha cesur olmak zorundaydım zira başka çarem yoktu. Hem şöyle bir düşününce dar, nemli ve karanlık bir tünelde ilerlerken yanında birinin olması daha ürkütücü. Tünelin sonuna varınca ya da daha korkuncu tünelin bir sonu yoksa ve içeride tüketilecek hiçbir şey kalmayınca? Nietzche’nin anlattığı asil yalnızlık bu değil de nedir? Düşünürüm: Böyle bir vaziyette beden, insan nasıl ölür? Takatsiz kalıp sükut içinde bir duvar dibine çömelmiş, bacaklarını karnına çekmiş, başını duvara dayayıp huzura kavuşmanın memnuniyetiyle tebessüm eder halde mi? Yoksa açlığın ve susuzluğun verdiği ıstırabın çevirdiği vahşi bir hayvanın çıldırmış tırnaklarıyla toprağı eşeler, gırtlağından yükselen hırlamalarla soluğu kesilir halde mi? Umarım birincisidir zira insanın hiçlikle karşılaştığında bacaklarını karnına çekmesini hep çok… estetik bulmuşumdur. Bize Fizyoloji derslerinde öğretirlerdi belki de biraz romantik bir tavırla: Cenin pozisyonları. İnsan annesinin karnındaki halini anımsıyor; bilincinde değil, bilinçaltında bir yerlerde. Ve o hale bürünüyor. Oraya özlem duyuyor. Ama bence özlem duyduğu sadece orası değil. Evet, orası Cennet, Atzilut, Yedinci Kat; kadim Doğu geleneklerinin dediği gibi koşulsuz sevginin bulunduğu tek yer - en azından bizim bildiğimiz. Ama insanın özlem duyduğu bir başka şey, oradaki bebek değil midir? Çıplak olduğu son yer çünkü bir zırh giymeye de maske takmaya da gerek duymuyor. Masum olduğu da son yer zira henüz dişleri ve tırnakları ve hepsinden mühimi cinsel organları olgunlaşmamış. Kurtarılmaya değer, yaşatılmaya değer; Yaradan onu orada terk etmez. Çünkü masumiyeti, saflığı, kirlenmemişliği buna değer. Yani mevzu Yaradan’la ilgili değil, görebiliyor musun? Mevzu benimle de ilgili değil. Mevzu seninle ilgili. Hep öyle oldu. O kadar küçük, o kadar masum, o kadar saf ki kurtarılmaya, yaşatılmaya, elinden tutulup ayağa kaldırılmaya değer. Zaten hikaye sonrasında başlıyor. Sonradan yaptıklarınla. Sen de biliyorsun neler yaptığını. Yaparken oradaydın. Yaradan da oradaydı. Ama insanın masumiyetini kaybettiği nokta Yaradan’ın bildiği noktada değil, kendisi bildiği noktada başlıyor. Rahiplerin bize öğrettiği gibi: Aklın ermiyordu, suçlu değilsin. Ama sana bir sır vereyim mi? Suçluluğumuz içimizde bir yerlerde bilmemize rağmen yaptıklarımızın ne olduğunu, niye olduğunu bilmemize rağmen dışımızda inkar etmemize veya yoksaymamıza dayanıyor. En dik duran başlar en büyük yalancılara ait, tam da bu sebepten! Dolu başak dik durmaz, boşa dememişler. Bilgelik değil, kabullenme başı eğer ve kişiye tevazuyu öğretir. Eh, kendini bilmek de bilgeliğin başlangıcı. Başkalarını bildikçe kendini öğreniyorsun, böyle başlıyor. Bundandır çok severim bu dizeyi: Bana bak, kendini görüyorsun.

    Üzgünüm, çünkü senden başkası yok. Bu hikayede bir başınasın. Her satır, her dize ve her noktalama işaretinde sadece sen varsın.

Yorumlar

  1. Ferhat T.
    Kendini bilmek, ilk bilinmesi gereken. Sonra başlar öğrenmek. Gelişmek. Adam olmak.
    Gönlünüze sağlık hocam.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kesik Kelam

Öteki Zahidin Duası

Var Olmayan Yer