Ak Köpek

  Bir masanın iki ucunda üç kız kardeş ve ben oturmuştuk. Üç kız kardeş yaşayan herkesten güzellerdi, ölü herkesten çirkinlerdi. Ben karşılarında oturmuş; dandik boyalı, üstü çizik çarık dolu ahşap masanın karşısında öylece etrafı izliyordum. Etrafta da hiçbir şey yoktu. Sadece üç kız kardeş, ben ve masa; varlık bundan ibaretti ve kalan her şey hiçlikti. Bu da sonsuzluk demekti. Olmuş olan, olmakta olan ve olacak olan her şeyle; en önemlisi de hiç olmamış olanlar, hiç olamayacak olanlar ve olmasına müsaade edilmemiş olanlar hiçliğin dokusuna birer hücre olmaktan öte değillerdi. Hoş, diyordum kendi kendime, o halde bu gördüğüm hiçlik olamaz zira hiçlik var olamaz. Hiçliği görebilmek lütfuna sahip biri de var olamaz. Tabii o sırada bilmiyordum bunun bir lütuf değil, lanet olduğunu ki yine de lanetler hiçlikte var olamazdı. Hiç olmanın, var olmamakla aynı şey olmadığını, o an henüz anlamamış daha doğrusu idrak edememiş vaziyetteydim. Neticede ben de bir insanım. Çoklarının ve azlarının aksine, giyindiğim kıyafete kusursuz uyum sağlamıştım. Kum tanelerinden, saksılardan, hayvanlardan ve ahmaklardan oluşan o güruhtan da Baba’mdan da özge olarak ben; neticede bir insandım. Kesilmiş tüylerim ve zincirlere sarılmış bileklerimle rolüme kusursuz bir örnek teşkil ediyor, ışığın bir su gibi doldurduğu kapla sürgünlerin feryat figan ev için yalvardığı çukurun iştahını kabartıyordum.

    Gözlerimi tekrar üç kız kardeşe çevirdiğimde hâlâ bana bakıyor olduklarını fark ettim. Gözleri ifadesizdi ve yüz hatları renksizdi. Benimse bir yüzüm yoktu ve bir yüzüm vardı. Bir süre birbirimize baktıktan sonra “Ee,” dedim omuzlarımı silkerek, “Bir şey demeyecek misiniz?” Onlarsa öylece birbirleriyle bakıştılar. Beklemiyor gibiydiler. Sonuçta onları sorgulayan, dahası onların bir şey demesini bekleyen pek azı vardı ve ben sıranın başında duruyordum. Benden öncekiler başlarını eğip geçtikleri için önümde kimsecikler kalmamıştı. Bense ısrarla geçmiyordum, geçmeyi reddediyordum. Anlamıyorlardı çünkü, benim geçmekle sorunum yoktu. Başımı eğmemekte ısrar ediyordum. Başımı eğersem bir daha göğü göremeyeceğimi biliyordum ve diğerleri bunun idrakında dahi değillerdi.

    “Efsanevi bir şeyi teptin,” dedi kız kardeşlerden birincisi. “O senin parçandı,” dedi ikincisi. “Bu, sana bir şey ifade ediyor mu?” diye sordu üçüncüsü. Hiçliğin kıvrım kıvrım dökülen hiçbir şeyliğini ilgiyle izlerken bir kez daha omzumu silkmiş olmalıyım. “Ruhların birbirine mühürlü olması yetmez. İki ruhun birbirine ait olması yetmez,” deyiverdim. Kız kardeşler şaşırmış olacaklar ki bir kez daha bakıştılar. Böyle olunca ortadaki aptala benziyordu. Ortadaki her zaman aptala benzer.

    “Öyleyse neden imkan vermedin?” diye sordu kız kardeşlerden birincisi. “Neden bir an olsun dişini sıkıp oturmadın?” diye sordu ikincisi. “Sabredip devamını görmek sana bir ders öğretebilirdi.” dedi üçüncüsü. Bu sefer gözlerimi hiçliğimsi hiçten alıp kız kardeşlerden üçüncüsünün gözlerine diktim. Gözlerinden iki boğaz arasında kalmış iki büyük gözyaşının kanla buluştuğu an oluşabilecek cinsten bir bulamaç geçiyordu. Bulamaçta ter de mi vardı? Merak etmedim değil. Ama cevabım merakımdan başattı. “Derslere ihtiyacım yok,” deyiverdim. Cümlemin sonunda “daha fazla” diye de ekleyesim vardı ama bunu iç sesim zaten yapmıştı. Sizde de oluyordur: İç sesiniz dış sesinizden fazlasını söyler de yeter de artar bile. Zira iç sesinizi duyacak kadir-i mutlak bir kulağın olasılığı dış sesinize kulak asmayan yüzlerce budaladan evladır, haksız mıyım?

    “Derslere ihtiyacım yok. Ben sadece kendim olmak istiyorum.” Kollarımı küskün bir çocukmuşum gibi bağlayıp arkama yaslanırken gözlerim yine soldaki hiçliğe kaydı. Soldaki hiçliğin içinde bir masanın, aynı masanın iki kenarında önce bir kızıl kurt ve bir ak köpek, ardından iki insan oturuyordu. Üçer kadeh altın ya da sidik, buradan artık seçilemiyor, içtiler. Ortadaki minik kaseden ateş ve toprağın çocuğunu dillerinin ucuna koydular. Birbirlerinin ellerini öperken, içleri birbirleri için yanarken birbirlerinin terine susadılar. Derken birinin kulağına kim, ne fısıldadıysa artık; kılıcını çekmek, dikenlerini çıkarmak, tuzaklarını kurmak istedi. Derken yerlere düştü, karnı üstünde sürünmeye başladı. Bir yılana benziyordu şimdi, yediği her şey toz tadı veriyordu.

    Yılan dişlerini diğerinin etine geçirmek istediyse de diğeri, başını eğmedi. Önüne atılan her zarfı anında aldı, uçlarını yaktı. Zarfın ve mektubun uçları niçin yakılır, yılan bilmezdi. O anca karnı üstünde yerlerde sürünsün ve tattığı her şey toz tadı versin, elmadan ne anlar? Ab-u Hayat’tan ne anlar, daldaki meyveden ne anlar, kökteki yumrudan ne anlar? Efsanevi bir aşktan ne anlar, göğsünde orkestra kurulsa ne anlar, bir çocuk ona bakıp gülse ne anlar? Anlamadı, anlamadı tabii. Dişleri kırılınca kuyruğu acıdı, zehir akıtmak istedi; diğeri yarasını dağladı, ıstırabını çekti. Çekti ya yine de başını göğe dikti. İşte böyle toz toprağa dönmüş, bin bir gece masallarına dönesi sayfalar bin bir zerre olup rüzgarda savrulup gitmişti üç kız kardeşin altın ayraç kurdelalı, altın kenarlıklı defterinde.

    Yeniden gözlerimi çevirip üç kız kardeşin üçüyle aynı anda ve üçüncü, birinci ve ikinciyle göz göze geldim. “Anlaşılır şey değil!” diye hayıflandı birincisi. “Böylesi herkese nasip olmazdı!” dedi ikincisi. “Samanlıkta, bir kez ele batmış iğne aranır!” dedi üçüncüsü. Bense yine omuzlarımı silktim ve “N’apayım?” dercesine gülümsedim. Korkum kalmamıştı ki. Öğrenmiştim çünkü. İki ruhun eş olması da birbirinin kaderi olması da yetmezdi. Kabuklar ve sırta kader bile kâr etmezdi. Hem ilk taşı atabilirdim ben zira bu ıstırabı çekmiştim çekilebileceği kadar. Benim için tanıdıktı artık, canandı ve yarendi, yeni de el de değildi. El bendim, hem de bendim. Ben ve eldim.

    Masanın karşılıklı iki kenarına yerleştirilmiş iki banktan benim oturduğumu geriye ittim, ayağa kalktım. Ben bana atılan her zarfı yakarım. Çünkü ben ilk taşı atarım. Masadan kalkıp öylece gittim sanmayın. Arkama bakmadım da… Baktım. Baktım ve üç kız kardeşe “Baba’ma söyleyin,” dedim, “Ben ben olmaya devam edeceğim. Onun son, benimse ilk günüme kadar; ben ben olarak kalacağım.”

Yorumlar

Yorum Gönder