Tessa, Yine.

  “Yine bana geldiğine göre işler yolunda gitmemiş gibi görünüyor.” Her zamanki metro durağında, her zamanki kaldırım taşı sırasının aksine aynı kaldırım taşı renginde yapılmış bankın üstüne oturmuştum. Ne ara geldi ne ara yanıma oturdu ve ne ara ellerini ceketinin cebine sokuşturup öne eğilerek bedenini minimum ısı kaybı sağlayacağı postüre sokmuştu, bilmiyordum. Cenin pozisyonu, bence bir tane değil ya neyse, bunla ilgili vardığım farkındalığı düşündükçe bu pozisyon asabımı bozuyordu. İnsanların bu pozisyona gelmesini anlıyordum da o niye yapıyordu ki? Bunu görmek onun kafamın içinde olduğu gerçeğini yüzüme vuruyordu. Argümanlar hep birbiriyle çarpışır ve çatışırdı, söz konusu o olduğunda. Ama neticede hepsi belirsizlikle sonuçlanırdı. Bir şeyin kafamızın içinde olması onun var olmadığını mı ispatlar? Bir düşününce tam tersi. Her şey kafamızın içindedir. Her şeyi kafamızın içindeki kıvrım kıvrım, yapış yapış organla algılarız ki bunun biraz mide bulandırıcı, çokça hayranlık uyandırıcı olduğu bir gerçektir. Düşünsenize tüm bunlar, her şey kafamızın içindeki koca, pembe bir cevizin içindeki minnacık kimyasallardan kaynaklanıyor. Ya doğruysa? Ya ışıklar söndüğünde ve perde indiğinde her şey sona eriyorsa? Yeni başlamalı spiritüel sonlardan bahsetmiyorum. Ardından sonsuz haz ya da sonsuz ıstırabın beklediği fazlasıyla öngörülebilir bir… sonradan da bahsetmiyorum. Gerçek bir son. Bu ihtimal her daim aklımdadır ama bunun gerçekleşmesini arzu etmem. Korktuğumdan yahut anlayamadığımdan değil. Arzulamadığımdan. Böyle bir son ne romantik olurdu ne şiirsel ne epik. Hiç olurdu, koca bir hiçlik. Arkasında mana olmayan hiçbir şey için vaktim yok benim. Hiçbir zaman olmadı. Bununla lanetlenmiş olmanın yükü omuzlarımda öylesine ağır ki Kabil’in cezasını dahi merhametli buluyorum. Bu kesinlikle adil değil ve bunu hak edecek ne yaptığımı, arzu etmediğim gerçek son dışında kalan herhangi bir sonda, öğreneceğimi ümit ediyorum.

    Teknik olarak sen bana geliyorsun, dediğimde hafifçe gülümsüyordum. Sesimi ve önkol kaslarımdaki gerginliği saklamak zor oluyordu. Öfkeyle doluyken bile sevecen ve muzip kalmaya çalışmak çok zordu. Neyse ki o bu halime epey alışmıştı ve umursuyor gibi görünmüyordu. Dahası kafamın içini okuyabildiğini düşünüyordum. Eh halihazırda oradaysa okuması pek de zor olacak değildi.

    “Dişlerini sıkarken esprilerin pek iyi olmuyor,” dedi ama gülümsüyordu. Simsiyah, düz ve kafasına yerleştirilmiş bir kaska benzeyen saçlarının altındaki beyaz yüzü bu tebessümle aydınlanmıştı. Dikkatimi çeken, dudaklarının bu sefer çok daha kırmızı olmasıydı.

    Dişlerimi sıkmıyorum. Ben daha çok ekstansörlerimi ve core kaslarımı sıkarım. Kollarımı öne uzatıp gövdemi doğrulturken sanki ona bir şey sergiliyor gibiydim. Bu hareketim kullandığım artistik kelimelerle tezat bir duruşa sebebiyet vermişti. Küçük, şapşal bir çocuk gibi hissettim. Hiç keyifli bir his değildi. Ama o güldü. Ben de güldüm. Gülüşü rezilliğime değil, doğallığımaydı; bunu anlamıştım. Ve onun bir insan olmadığını da böylece anladım. Zira hiçbir insan kadını bu kadar iyi niyetli olmazdı. Aklıma öğretmenimin sözleri geldi: “İnsan kötüdür. Dünya kötü bir yerdir. Yaradan’ın kötüyü yoktan var ettiği gibi biz de…” Gerisi önemli değildi. Zira öğretmenimin canı istediğinde atıf yaptığı o harika kitap şunu söylüyordu: “Ondan başkası yoktur.” Evet, ondan başkası gerçekten yoktu ve öğretmenim de haklıydı. Sadece cümlenin devamı gereksizdi kimsenin hiçbir şeyi yoktan var ettiği yoktu.

    “Seni üzen nedir?” Ona dönüp bakakalamazdım zira bu fazla romantik olurdu. Bunun yerine dirseklerimi dizlerime dayayıp öne eğildim. Kaldırım taşlarının gri çizgilerini seyre başladım ancak gördüğüm şey kendi zihnimdi. Beni üzen şeyi sormuştu, öfkelendiren değil. Beni gerçekten tanıyordu, en azından anlıyordu. Sorun öfkemde değildi, üzüldüğüm şeydeydi. Ben hep bir kat altını ve bir kat üstünü görürüm. O bunun farkında. Zaten bu nedenle gerçek değildi, kararımı vermiştim, gerçek olan kimse benim hislerimi anlayamazdı. Benim kadar bilmedikleri, işitmedikleri ve ölmedikleri için olabilir. Benim kadar doğmadıkları da bir gerçekti ama ben doğmayı sevmiyordum. Dünya da doğmamı sevmiyordu. Yukarıda nasılsa aşağıda da öyledir, değil mi?

    Görevimde başarısız olmam, deyiverdim. Sesimi güçlükle işitiyordum. Neyse ki onun işitmeye ihtiyacı yoktu. O duyardı. “Duymak” sözcüğünü günümüzde “işitmek” anlamında kullanıyorsunuz, hatalısınız. Kimse kimsenin bir şeyi olamaz. Herkes yalnız doğar ve yalnız ölür. Kimse kimsenin sevgilisi, kimse kimsenin dostu, kimse kimsenin abisi, kimse kimsenin kardeşi, kimse kimsenin ailesi olamaz. Başımı kaldırıp karşımda uzanan otoyolda ilerleyip duran arabaları izledim bir süre. İki şeyi merak ediyordum: İnsanlar bu arabaları nasıl alıyordu? Bir tek biz mi helal yoldan, az ama temiz para kazanıyorduk? Merak ettiğim ikinci şeyse tüm bu insanların, tüm bu arabalara atlayıp nereye gittiğiydi. Ne aceleleri vardı? Sonra bu enerji nereden geliyordu? Bana kalsa birkaç milenyum boyunca bu soğuk, pis ve köpek idrarı kokan bankın üstüne oturabilirdim. Yetişmem gereken hiçbir yer yoktu. Zaten geç kalmıştım. Bu zaman bana ait değildi. Bu insanlar benim insanlarım değildi. Oturduğum bank sağ olsun arkamda uzanan belediye çiçekleri kokmuyordu. Benim zamanım geçmişti. Benim insanlarım kulelerden düşmüşler, kum zerrelerinden bir deryanın altında çürüyüp ufalanıp gitmişlerdi. Ve burada kimse yoktu. Tüm bu insanlar etrafta yürüyüp ya da araba kullanıp duran maymunlardı, gen denilen virüs daha fazla dağılsın diye giydirilmiş protein ve yağ elbiseleri. Yerde duran taş ırmağı hatırlamıyordu. Yaprak daldan düşeli epey olmuştu. Bu koca ıslak ve kuru mavi kürenin üstünde artık manası olan hiçbir şey yoktu. Manası olan şeylere yer de yoktu. Neyse ki bundan son bir tane, ben, kalmıştım ve bir daha burada sürüklenmeyeceğimi bilmeyi delicesine arzu ediyordum.

    “Başarısız olduğunu kim söyledi?” Sesindeki şefkat bir kırıntıydı. Daha çok kızmamak için kendini tutuyor gibiydi. Bir şey söylemek istiyordu ama söylememeliydi, belliydi. Bense söylemek istediği, dudaklarının arka ucunda çırpınıp duran şeyi biliyordum ama bu beni tatmin etmiyordu. Daha çok küfretme isteği yarattığını itiraf etmeliydim.

    Sence başarılı olmuş gibi mi duruyorum? Bunu derken yeniden doğrulup ellerimi iki yana açmıştım. Bu sefer sergilediğim şeye gülmedi. Benim inandığım şey, insanların birbiriyle kurabileceği ve dünyalarının etrafına örebilecekleri bağ, bir yalandı ve ben asrın hipotezi çöp olmuş bir bilim adamıydım. Aslına bakarsanız buna gerçekten inanabildiğime hayret ediyordum. İnsanların birbirini sevebileceğine, değer verebileceğine ya da önemseyebileceğine. Benim zamanım ve insanlarımda belki ama burada kulağa delice geliyordu. İsa nasıl başarmış anlamıyorum, derken sesimde hüzün ya da serzenişten çok, agresif bir merak olduğunu itiraf etmeliyim. Benim hipotezim patlamıştı ama o benzer bir hipotezle yola çıkıp muvaffak olmuştu. Tabii o an aklıma Yahuda İskariyot’un İsa’ya yaptığı gelmişti. Yine de bu tek seferlikti, değil mi?

    “Başarısız olanın sen değil de onlar olduğu aklına hiç gelmiyor mu?” Sesi artık sinirli ve sertti. Maskulen kadın sesi sevmem. Ama onunki rahatsız etmiyordu. “Doğru olanı kendin için mi yapıyorsun, onlar için mi?” Ayağa kalkmıştı. Deri çizmeleri onu olduğundan uzun göstermeye çalışsa da koyu renk kot pantolonu ve üzerine iki beden bol gibi görünen deri ceketinden sarkan kol yenleriyle fermuar askısı boyunu ele veriyordu. Ceketin içinde, pantolonuyla aynı renk gömleğin altına neden beyaz bir tişört giymişti bilmiyorum. Bu haliyle bir Amerikan polisine benziyordu. Gerçek hayattakilere değil, klişe bir polisiye dizisindekilere.

    Bütün imkansız. Denemenin alemi yok. Her şey lafta. Sadece bunu kabullenmem gerekiyor ve daha fazla kendimi kandırmak istemiyorum. Ben de ayağa kalktım. Artık eve dönmeli ve kendimi bir şeylerden mahrum bırakıp pişmanlığıma pişmanlık eklemeliydim. Pantolonumu çırpmayı ihmal etmedim. Oturduğum zeminde üstüme bulaşacak bir şey yoktu, bu zaman kazanmak ve dikkat dağıtmak için nafile bir hamleydi. Kaşlarımı şöyle bir kaldırıp yüzüne baktım. Bu, kendimce bir vedaydı. Ellerim cebimde, caddeden yukarı doğru yürümeye başladım. Önkol ekstansörlerim ve core kaslarım daha iyi değildi.

    “Herkes olduğu şeyi ortaya koyuyor,” diye seslendi arkamdan, “Sen de ve bunu değiştiremezsin. Olduğun şeyi değiştiremezsin, Alephiel.” Attığım adım havada, ayağım yerde dondu. Dönüp arkama baktığımda çoktan ortadan kaybolmuştu. Bir an gözlerim yine yere, kaldırıma kaydı. Zihnimde bir şeylerin yankılanmasını bekledim ama olmadı. Gözlerimi bir yumdum, geri açtım. Hiçbir şey değişmedi. Hâlâ o çiğ, ıssız, herkesin birbirinin yanından geçip gittiği ve bir halt görmediği dünyadaydım.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kesik Kelam

Öteki Zahidin Duası

Var Olmayan Yer