Var Olmayan Yer

  Sırtımı yasladığım rutubetli duvarın müsaade ettiği ölçüde istirahat edebilmek bir lütuftu. Yaradan sıkça insana lütfeder. En basitinden her altmış saniyede on iki kere ve hatta altmış kere… Bundan çok daha fazlası ve azı vardır ve Tanrı’nın lütfu baktığımız her köşede, tattığımız her nefeste damağımızdadır. Rengi değişir, siyah ya da beyaz, ama oradadır.

    Sırtımı dayadığım duvar soğuktu ve yapış yapıştı. Yapış yapış oluşuyla rahatsız edici olsa da soğukluğunu sevmiştim. Soğuk olan her şeyi severim, gönül ve insan dışında. Aslında loş ve karanlığı da severim, yine gönül ve insan dışında. Bir zamanlar ıslak ve sıcak ve parlak olan şeyleri sevdiğimden şüphelensem de ve bu yüreğimi titretse de… İhtimallerden başka bir şey yok elimizde, bunu fark ettim mi bilmiyorum. Sadece olasılıkları seçebiliyoruz, sonuçlar üzerinde hiçbir tesirimiz yok. Sonuçlar hususunda tamamen Yaradan’ın merhametine kalmış vaziyetteyiz ki bu başlı başlına şüpheli bir erdemden gayrısı değil.

    Duvarın soğuğundan mıdır havanın bayatlığından mı bilinmez, göz kapaklarım ağırlaşıyor. Bir resmî binanın ölgün aurasına gömülmüş, zeminin birkaç metre altında bu rutubetli duvarın önünde gözlerimin kontrolünü, aslında hiçbir zaman bana ait olmayan kontrolünü yitiriyorum. O zaman bunun duvarın soğuğu ya da havanın bayatlığıyla ilgili olduğuna kanaat getirsem de asıl kökün tabiatımda, olduğum şeyde yattığını ancak şimdi idrak edebiliyorum.

    Başım öne düştü mü, dizlerim uzanıp ayaklarımı sürüdü mü, çenemle göğsüm arasındaki kitle istenmediğini gördü mü gerçekten bilmiyorum zira o sırada orada değildim. Bulduğum yer benden sonrakilerin bir zamanlar bulunduğu ve benden öncekilerin bir zamanlar bulunacağı hem  ıslak hem kuru ama yapış yapış ve tek bir damla yapışmaz kayganlıkta, pürüzsüz ve zerre zerre o koyu tabakada sürüklenmeye başlamıştım bile. Neyse ki merhametlidir ve sürüklenme anını hiçbirimiz hissetmeyiz. Hiçbirinizin pek çok şeyi hissedemediğini düşünürsek zaten bu abes kaçardı.

    Gözlerimi açtığımda mütevazi tepelerin böldüğü bir yayla mı desem, koyak mı desem; Kuzey’e doğru eğilimli bir düzlükte idim. Düzlüğün üstü kısa kısa taze çimlerle kaplıydı. Bu çimleri kim kırpmış diye düşünmedim zira bir ressamın özenle işlediği tabloya, bir dijital tasarımcının yapay zekaya tasarlattığı ve müşterisine “Ben yaptım!” diye sattığı bir görsele inmiş gibiydim. Burada bile bir şeyler değişmemişti, sanat ne kadar pikselleşirse o kadar yavanlaşıyordu. Anadolu’nun köylerinde yeten bir otun ekşili acılı tadından, betonlar arasındaki kuru çimenin uğursuz kenarlarına evriliyordu.

    Tepelerin arasından Güneş’in ışıkları öyle güçlü akıyordu ki saati ayırt etmek imkansızdı. Ya akşam üzeriydi ya da sabaha karşı. Güneş yerküre üzerinde yükselmemişti henüz ya da çoktan hükmü sona ermiş ve tahtından inip sureti gaip olmuştu. Eğik açılı ışıklar toprağı döller gibi akıyordu. Tepelerin gölgeleri devasa palalar misali yayladan aşağı uzanırken şafakta aksakallı bir adam ve yüzlerce yeşil atlı peşinde inip aşırtacak gibi bir görüntü vardı. Lakin burada hiç insan yoktu. Bu dünyada hiç insan yoktu. Ben de yoktum ki. Oradaki varlığım var olduğum anlamına mı geliyordu? Ne münasebet! Bir yerde olmanız orada var olmanız için yetmez. Orasının sizin, bilincinizde olması gerekir. Ve hareket ederek uzayı, zamanı; her ne haltsa o karizmatik tabirlerin adı, bükmeniz gerekir. Yani oranın dokusu üzerinde, bir kadının ipek elbisesi üzerinde kayan bir parmak ucu gibi tesir etmeniz gerekir. Tabii daha da güzeli bir kadının üzerinde ipek elbisesi yokken kayan bir parmak ucu gibi tesir etmektir ama unutulmamalıdır ki Semyaza bunu yaptığında pek hoş karşılanmamıştı. Üstelik ne kadının adını bilen vardı ne de rızası veya aşkı olup olmadığını umursayan ki olmadığına dair hiç kimse bir şey yazmamıştı. Ben de varsaymıyordum ama gözümle görmemiştim. Gördüysem de şimdi hatırlayamıyorum. Bir öncekiyle bir sonraki ve ondan önceki arasındaki kaygan dokuda durup düşünmek gerekir ancak bu mümkün değildir. Düşünmekten bahsetmiyorum, orası gayet mümkün. Mümkün olmayan kısmı durmaktır. Varoluş akmaya devam ettiği süreci var olur. Durduğu anda her şey sona ermiş demektir ve sona ermiş bir şey henüz başlamamıştır.

    Tepeler ve aralarından boşalan altın renkli ışığın yüzümü ve göğsümü yalamasına müsaade ederken kollarımı iki yana açıyorum. Gözlerimi kapatıp başımı hafifçe geriye verdiğimde tepelerin arasından akan tek şeyin ışık olmadığını, rüzgarın da kadim dostuna eşlik ettiğini fark ediyorum. Kumral saçlarımın uçları titreşiyor, ardından zikr misali yatıp kalkıyor. Benim asla yapmayacağım bu davranış onlara çok yakışıyor. Dudaklarıma gayriihtiyari bir tebessüm oturuyor. Derken fark ediyorum parmaklarımın ucundan kayan garip hissi. Gözlerimi refleks olarak açıyorum ancak bu, uykudan uyanır gibi bir aralama. Hem de ekmeğe sürülebilir çikolata reklamındaki sahte tatlı sabahlar tadında bir uyanıştan bahsediyorum. Gerçek uyanışta haz yoktur, ıstırap vardır. Gerçek uyanış gün doğmadan, zemheri karanlıkta yapılmalıdır ki Yaradan da aşık da böyle yapmıştır. Yaradılan ve aşık olunansa aptal uykusuna devam eder. Gider yanlış eli tutarak lades der. Sonra cehennem için çukurları, ateşleri, Tanrı’nın yargıcını suçlar. İnsana kolay gelir kendisi dışında herkesi ve her şeyi suçlamak ki erdem yolunun son taşı budur.

    İki yanımdan yamaçtan yukarı doğru koşmakta olan yılkıları gördüğümde ne yalan söyleyeyim bir an ürküyorum. Hayvanlardan korkarım. Burada korkarlar. Zira bir aptalın dediğinin aksine bütün insanlar suçludur ve bütün hayvanlar masum değildir. Aslında bakarsan masumiyet gelişim seviyesi yükseldikçe azalan bir olgudur ancak bu, katmanların içinde değil; arasında geçerlidir. Biraz düşünmek ister misin?

    Parmaklarımın ucuna temas eden bembeyaz tenlerinin ürpermesiyle kollarımı önce kapatma ihtiyacı hissetsem de sonra rahatlıyorum. İki yanımdan yukarı doğru koşmakta olan yılkılar kişnemeden, köpürmeden nazik ama hürce (ki bu iki sıfat arasına niye “ama” koyarız hiç anlamam) akıyorlar. Bunlar özgür hayvanlar, özgür varlıklar. Rüzgarın bedene gelmiş halleri, birleştiler mi taşkın sellerin cömert nehirleri… Tam da “Toprak burada, Ateş burada, Hava burada…” diye düşünürken bembeyaz köpüklerden bir nehir gibi akmakta olan atlarla bütünü tamamlıyor yüreğim. Zira yüreğimin varlığı tam anlamıyla bütünü tamamlıyor. Bilirsin işte: Tepeler, Güneş, rüzgar, yılkılar ve yüreğim…  Beşi bir yerde, geçiyor aklımdan. Güzel bir espri sayılmaz ama teknik olarak doğru.

    Atlar tepelerin arasından Güneş’e doğru koşarak gözden kaybolurken arkalarından bakıyorum. Ağaçlar gibi yüce varlıkların, insanlar gibi kibirli varlıkların, dağlar gibi ulu varlıkların yokluğunda dahi var olabilecek; varlığını gayet istikrar ve sükunetle ve şenlikle sürdürebilecek bir yerin var olamaması nece acınası. Bunu görebilmek için burayı görmek gerek. Çığlığın sonundaki yankıyı işitmek için sessizliğini dinlemek gerek. Çiçeğin kokusundan evvel kabuğun tadına bakmak gerek ki meyveyi zuhur edebilesin.

    Yılkılar tepelerin arasını dolduran günışığı kütlesinin içinde gözden kaybolurken ışık mı büyüyor, benim gözlerim mi kısılıyor bilmem; burnumda gezinen mis gibi taze çimen kokusu rutubete bulanır, sırtımı ısıtan genleşmiş yumuşak havanın yerini ise sert ve ıslak bir soğukluk alır. Huzurum bozulduğunda onunla ortak yaratımımın sonuna geldiğimi anlarım. Var olmayan yerden var olan yere gitmenin vakti. Pazar sandığınız bir Pazartesi sabahı kalkıp üstünüzü giymek üzere uyanmak gibi bir tadı var.

    Gözlerimi açtığımda rutubetli ve soğuk duvarın dibinde buldum kendimi. Var olmayan yerde geçen bir anın burada geçen saatlere denk olması şaşırtıcı değildi, üzerinde kafa yormadım. Şöyle bir titreyip ürperdim; bembeyaz yılkı atlarının temasından değil, kendi terime dokunan rutubetli ve soğuk havadan. Ayağa kalktım. Plastik çamaşır sepetini yerden aldım. Sahi orada plastik de yoktu. Bir durup zemine ve tavana şöyle baktığımda var olmayan yerden daha da var olmayan yere geldiğimi anladım.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kesik Kelam

Öteki Zahidin Duası